TKB Kaş Semineri Açılış Konuşmaları

Giray Ercenk-Araştırmacı, Yazar

Dağların yükseklerindeki ana kayadan koparak yamaçlara, çarşaklara biriken irili ufaklı taş yığınları, kendilerini dağdan alıp sahile indirecek karı ve yağmuru bekler…

Bunlar yamaç taşıdır… Yamaç taşı bu haliyle sert ve sevimsizdir, ele ve göze ters gelir…

Derken rüzgar eser, kar yağar, yağmur yağar… Yamaç taşı suyun önüne düşmeye görsün, yüksekten engine doğru savrulup yuvarlandıkça, o kaya senin, bu kaya benim törpülenir, sert ve sevimsiz görünümünden kurtulur, göze hoş, ele yönet gelen sevimli bir hal alır…

Yükseklerin yamaç taşı nihayet sahildedir, ancak artık çakıl taşıdır…

Eski çağlarda akarsular tanrı olarak bellenirdi… Bugün de, el yetmez kuytularda yaşayan bazı Toros topluluklarında, suyu kesilen çoban çeşmelerinin, bir yerlerde doğruluk ve düzen sağlamak için yapılan bir savaşa katılmak üzere çekip gittiğine, savaş bittiğinde yerine döneceğine inanılır… Bu inançların kaynağında, suyun sağladığı, ancak Tanrıya yakıştırılabilecek nimetlere duyulan ululama ve şükran duygusundan kaynaklandığı açıktır…

Antik çağın Likyası, bugünün Teke Yarımadası’nın en önemli kentleri akarsuların yükseklerden taşıdıklarıyla oluşmuş kıyı ovalarındaki dağ eteklerine kuruldu… Arykandos (Aykırtça) ve Limyros’un (Alakır Çayı) yarattığı Finike Düzlüğü’nde Limyra, Rhodiapolis, daha batıda oldukça geniş bir alana düşen suları tek bir yolla denize ulaştıran Myros’un (Demre Çayı) ağzındaki Myra (Demre) ve Andriake (Çay Ağzı) ve dün Penta Hora, bugün Beş Kaza olarak adlandırılan bir ucu, ta Kibyra’ya (Gölhisar) kadar uzanan bölgenin güneyindeki Kızılcadağ/Akdağ kaynaklarından beslenen ünlü Ksanthos’un (Eşen Çayı) denize ulaştığı kumsalın doğu ucundaki Patara (Gelemiş), daha batıda Ksanthos (Kınık), eski çağın saygın ikiz tanrıları Apollon ve Artemis’in anaları Leto’nun kenti Letoon (Kumluova)…

Kuzeyde Gölhisar(Milyas) ve Elmalı’yı kuşatan dağlar ile başlayan, düzlüklerde devam eden, sahilde sonlanan, dağların memba, sahilin mansap olduğu bir üretim ve yaşam havzası…

Bir yerleşmenin varsıllığı, arkasındaki üretim gücüyle doğru orantılıdır… Bu, belki en çok limanlar için böyledir… Bütün Roma Akdeniz’inde var olduğu bildirilen üç imparatorluk silosundan birinin Kartaca’da, öteki ikisinin Patara ve Andriake’de, yani birbirinden ancak birkaç on kilometre uzaklıkta inşa edilmesinin nedeni, bölgenin sahip olduğu üretim gücüdür…

Yükseklerin bitek düzlüklerinde yetişen her tür tahıl, özellikle gemi inşasında, tapınak ve saray gibi saygınlık kazandıran yapılarda kullanılan sedir/katran, ardıç ve meşe gibi yöreye özgü değerli ağaç, zeytin yağı, şarap, bal, deri, keçi boynuzu, meşe palamudu ve kurutulmuş av etinden şifalı otlara kadar bin bir çeşit mal, deniz ötesine taşınmak üzere, ada fakiri Akdeniz ile Adalar Denizi Ege’nin buluştuğu Likya’nın yukarda sözü edilen limanlarına taşındı…

Rıhtımlara yanaşan gemiler boşalttıkları malların yerine, mallar yüklediler…

Servetler liman kentlerinde birikti…

Tanrılar varsıl yerleri severler ve de boş bırakmazlar… Antik çağın anlı şanlı tanrıları da en çok bu kıyıları sevdiler… İnsanlar tapınsın, kurban sunsun diye yapılan tapınaklara, sunaklara geçip yerleştiler bir güzel…

Çok sonraları Tanrı gökteki sonsuz mekanına çekilmeye karar verdiğinde, O’nun kayrasını azizler, evliyalar, erenler üstlendiler… Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bizim dağlarımızın da bir çoğunun adı Ziyaret Dağı, Eren Dağı, Baba Dağı, Dede Dağı olarak anılması, hemen hepsinin zirvesinde gayberen mezarlarının olması bundandır…

Demre/Sura’daki yol gösterici kılavuz tanrı Apollon’un kehanet merkezinin, Demre Noel Baba ve kuzeyde Kasaba Çukuru’nda Dere Ağzı kiliselerinin, Elmalı Ovası’nda Abdal Musa Tekkesi’nin, Sinani Ümmi Dergahı’nın ve de bölgenin hâlâ en büyüğü olan Ketenci Ömer Paşa Camii’nin, limanlardan çıkarak bölgenin dışına Batı Anadolu’ya ulaşan ana yol akslarından birinin üzerinde bir tespihin taneleri gibi dizili olmasının nedeni budur… Aynı dizilimin daha doğudaki deniz ayağı, Finike’de Limyra harabelerindeki su kaynağında kurulu olan Abdal Musa dervişi Kafi Baba Tekkesi, Batı ayağı ise Kalkan’ın hemen üstündeki Bezirgan’dır… Bezirgan’da hem Abdal Musa çağına, hem de daha geriye, Hıristiyanlığın Babalar Dönemi olarak adlandırılan ilk evresine, yani ta Noel Baba çağı öncesine giden hayır dua, şifa ve eğitim ocağı vardır…

Varsıllıkları inanılmaz boyutlara ulaşan aileler bu kentlerde, ya da yakınlarında çıktı ortaya… Rhodiapolisli Opramoas’ın ve elbette daha nicelerinin, bölge kentlerine yaptığı, bugünün ölçülerinde katrilyonlara varan bağışları, sonsuza dek bilinsin diye taş kitabelere kazındı…

Bilge, “Zavallı koyun sürüsü, hem sahibini, hem çobanı, hem kurdu besler” der… Doğrudur, üretimin olduğu yerde varsıl da, evliya da, eşkıya da vardır… Tarihin bize her devirde var olduğunu bildirdiği, adı bilinen, bilinmeyen, yüzlerine Efe, arkalarından Harami denilen nice eşkıyayı ve de üstüne devlet donanmaları sevk edilen, nihayet yenileceğini anladığında evini ocağını ateşe verip çoluk çocuk topluca intihar eden Olimposlu Zeniketes gibi ünlü korsanları, yine bu coğrafya yarattı ve besledi…

En iyi iş yapan köle pazarları, liman kentlerinin agoralarında kuruldu…

Antik dönemin Likyası, orta ve şimdiki zamanın Teke Yarımadası, çağlar boyu su ve iklim olanaklarına sahip güçlü bir üretim ve yaşam havzası olma özelliğini hep korumuştur… Bölgenin, çağlar boyu süren dengeli varsıllığının, dağların ve sahilin aynı ekonomik amaç doğrultusunda başarıyla bütünleştirilebilmesi ile sağlanmış olduğu açıktır… Kaynaklar, dağlardaki yerleşmelerde inşa edilen ticari yapıların, kıyıdakilerle, birbirlerini tamamlayan özellikler gösterdiğini, bunu “dağlarla deniz arasında, ekonomik eşgüdüm olduğunun kanıtı saymak gerektiğini” yazar… Memba ve mansap sözcükleri, taşıdıkları gerek öz, gerek mecaz anlamlarıyla pek az yerde Likya’da, yani bugün bulunduğumuz bu topraklardaki kadar uyum içindedir…

1950’li yıllarda hızlanan karayolu açma çalışmaları, esasen artık eski gücünü ve önemini yitirmiş üretim esaslı dağ ve deniz ilişkisinin son bağlarını da kopardı… İşlevsiz hale gelen kıyı yerleşmelerinden kaçış hızlandı… Kıyılar boşaldı ve giderek ıssızlaştı…

Ancak, 1960’lı yılların ortalarında kıyılar turizm denen yeni bir üretim ve yaşam biçimiyle tanıştı… Gözü pek birkaç yabancı girişimci, doğru dürüst yolu, suyu, elektriği olmayan bu ücra coğrafyanın, derme çatma binalarında “turizm hizmeti” vermeye başladığında yadırgandılar… O ilk yıllar moral bozucu olsa da, Turizm, 1990’lı yılların ortalarında beklenen patlamayı yaptı… Dün, özellikle yaz aylarında adeta boşalan kıyılar, artık inadına yaz aylarında, “bardak koyacak yer kalmamacasına” doluyordu…

Kıyılar yeniden şenleniyordu… Ancak bu kez durum iki bin yıl öncekinden farklıydı…

Dün kıyılar (limanlar) bütün bir coğrafyanın deniz kapısı, dağlardan aldığının hiç olmazsa bir bölümünü dağlara geri veren sosyoekonomik dengenin ayrılmaz parçasıydı… Dağ ile deniz arasındaki “devridaim”, coğrafyanın iki ucunu da besliyor, geliştiriyordu… Dün, Kaş ya da Kalkan, verimli bir ekonomik bütünün parçası oldukları için varsıl ve önemliydiler… Bugün, Kaş ve Kalkan oldukları için, yani sadece kendilerinden menkul değerlere sahip oldukları için -deniz, kum ve arkeolojik çevre gibi- varsıl ve önemlidirler… Ve de böyle olduğu için, kazançlarını dağlarla paylaşma gibi bir sorunları yoktur…

Bu durumun yarattığı en ciddi sonuç; kıyıların vermediğini almak için, dağların kıyıya inmesi olmuştur…

Dağdan sahile süren akış, çözümü dehşetli zor ama, kaçınılmaz biçimde şart olan iki önemli sonuç/sorun yaratmıştır… Bunlardan bir tanesi, koruma kültürünün, doğa ve yakın uzak çevrenin üretim alanı olmaktan çıkması ile birlikte zayıflaması ve giderek yok olmasıdır… Geçmişte doğayı korumak bir tür ibadet sayılırken, bugün portakal bahçelerinin, mezarlıkların, eski/yeni yerleşmelerin, köy otlak ve yerleşim alanlarının, orman içlerinde, ovaları sulayan akarsu kaynak ve yataklarının yanı başında, çoğu kez muhtar veya belde belediye başkanlarının gizli/açık desteği sağlanarak, doğayı hallaç pamuğu gibi atan taş ocakları açılabilmektedir… Doğa ve çevreyi koruma, insanların himmeti, koruma dernekleri ve görevi bu olan Devlet Kurumlarının çabalarıyla sağlanabilir hale gelmiştir… Dağlardaki yerleşmelerin boşalmasıyla ortaya çıkan bir başka önemli sonuç da, yiten bir çok kültürel değerin yanında, özgün kültürün elle tutulup, gözle görünen en önemli kimlik belirleyici öğesi sayılan ahşap ve taş ağırlıklı geleneksel mimarinin yok olup gitmesidir…

Kıyıda ise, gerçek anlamda bir yığılma yaşanmaktadır…

Gelişmeyen, sadece kalabalıklaşarak şişen kıyı yerleşmelerinde yığın kültürü egemendir artık… Gündelik yaşam alışkanlıklarından, mekan kullanma ve mimari kültüre uzanan çok geniş bir alanı, daha doğrusu tüm yaşamı etkileyen, kuşatan bir karmaşa ve yığın kültürü…

Dağlar boşalırken, kıyılar dolmakta, aynı coğrafyanın iki ucunda geçerli olan değer kavram ve ölçülerinin hızla farklılaşmasını önemli bir başka sorun olarak değerlendirmek gerekir… Eskinin, aynı kaynaktan beslendiği için birbirini bütünleyen dağ ve sahil kültürünün yerini, birbirine zıt iki kültür ortamı almıştır…

Dün toprağını çoluk çocuğunu düşmana terk etmektense yaktığı ateşte hep birlikte yanarak ölmeyi gelenek haline getirmiş ve ta Troya’dan Çanakkale’ye uzanan üç bin yıllık tarih aralığında bunu bir çok kez kanıtlamış bir halkın yaşadığı bu coğrafyada bugün, örneğin bir İngiliz vatandaşı, beş-altı aylık geliri karşılığında, içinde özgün mimari plan ve malzemeyle yapılmış evi, yetişmiş onlarca ağacı ve sarnıcı olan dört dönüm toprak satın alabilmektedir…

Çözümün ancak, sınırları ve tarihi kısaca verilen bütüncül bir coğrafyada son elli yılda yaşanan sosyal yer değiştirmelere bağlı olarak gelişen farklı üretim ve kültür ortamlarının birbiriyle uyumlu hale getirecek yöntemlerin bulunup yaşama geçirilmesiyle olanaklı olduğu açıktır…

Turizm sektörüne dönük olarak Akdeniz kıyı bandında uygulanan planlama, yer tahsisi ve yatırım özendirici uygulamalar bütüncül bir anlayış ile havza boyutunda ele alınmadıkça, yani sahilde biriken turizm gelirlerinden dağların da pay almasını sağlayacak düzenlemeler yapılmadıkça, ne dağlarda tek tek sönen çoban ateşleri gibi tek tek boşalıp yok olan köylerle birlikte geleneklerden, mimariye yitip giden kültürümüzün, ne de kıyı kentlerini birer yığın yerine dönüştürerek kimliksizleştiren sosyoekonomik dayatmalardan kurtarmanın yolu vardır…

Yamaç taşını suyun önüne düşürüp, yüksekten alçağa indiren, sahile yığan güç, arzın eğimidir, yani “cazibe”dir… Biçimini ve özelliğini, sahil yolunda çarpıp durduğu taşlarda, kayalarda bırakan o sert ve haşin yamaç taşının dağlarda başlayan, sahilde biten dönüşüm macerası ne kadar iç karartıcı olsa da gerçektir…

Ancak yine de bu, yamaç taşının sonu değildir…

Peki, son nedir? Son, yükseklerden gelip, yığıldığı sahilde, kum tanesine dönüşerek ufalanıp gitmektir…

Yani, özgünlüğünü yitirip, kimliksizleşmektir…

Halil Kocaer-Kaş Belediye Başkanı

Tarihî Kentler Birliği’nin 2007 yılının ilk toplantısına, güzel ilçemiz Kaş’ın ev sahipliği yapmasından son derece mutluluk duymaktayım. İki gün sürecek bu toplantılar ve çevreyi tanıtıcı geziler sayesinde hem birbirimizi tanıma, hm bir tarih ve kültür kenti ilçemizi sizlere tanıtma fırsatı bulacağız. Siz çok değerli konuklarımızı da ağırlamaktan onur duyacağız.

Kaş, Akdeniz kıyısında kurulmuş güzel bir turizm ilçesidir. Tarihi ise üç bin yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Bugün Kaş İlçesi eski yerleşimle beraber, iç içe kurulmuştur. İlçe merkezindeki yapılaşmada, tarihî güzelliği bozmadan eski ve yenisi bir arada uyum içinde olması sağlanmıştır. İlçemizde bulunan eski yapılar bugün turizme hizmet vermektedir. Eski doku korunarak kentsel dönüşüm sağlanmıştır. Kaş, son yıllarda turizmde de çok gelişmiştir. Sekiz bin olan yerleşik nüfus, yaz aylarında yirmi bine kadar çıkmaktadır. Küçük aile pansiyonları ve butik tipi oteller mevcuttur.

Belediye olarak amacımız ilçemizde bulunan tarihî eserleri ve tarihî evleri koruyarak gelecek nesillere taşımak ve bunları tüm dünyaya tanıtmaktır. Yaptığımız alt yapı çalışmaları ise tarihî ve turistik kent kimliğimizi pekiştirmektedir.

Hocamızın işareti ve önderliğiyle Kaş, Tarihî Kentler Birliği’ne üye olduk. Kaş Tiyatrosu’nun onarılması için Prof. Dr. Metin Sözen ve TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy’un önderliğinde çalışmalar başlamaktadır. Bu çalışmalarla beraber Kaş, sosyal etkinliklere de ev sahipliği yapmayı beklemektedir. Umuyorum ki Kaş Tiyatrosu önümüzdeki yıllarda onarılmış olacaktır. Önümüzdeki günlerde Cumhuriyet Meydanı ve çevresi projelendirilerek İller Bankası, ÇEKÜL ve Koruma Kurulu işbirliği ve halkımızın katılımıyla yenilenecektir.

Bu toplantıya katılan değerli konuşmacılarımız, değerli görüşleri ve bilgileri ile bizlere ışık tutacaklardır. Bunların, ilçemize ve ülkemize hayırlı olmasını dilerim.

Kaşımızı gözümüz gibi koruyalım diyoruz…

Hikmet Aydın-Kaş Kaymakamı

Sizleri, Sayın Valimizi, değerli hocamı burada ağırlamaktan büyük onur duyduğumu belirterek sözlerime başlamak istiyorum.

Prof. Dr. Metin Sözen’le uzun yıllar çalıştık. Ondan çok şey öğrendik. Korumacılık onun başlattığı bir düşünce sistemi. Tarihî Kentler Birliği onunla doğdu. Kimbilir daha neler neler doğacak? Kaş’ta Antalya Valimizin önderliğinde çeşitli projeler geliştirdik. Geleneği gelecekle buluşturup, iyi bir biçimde toplumumuza hizmet vermeyi planlıyoruz. Bütün hizmet alanlarında bize verdiği destek için Valimize ve Hocamıza şükranlarımı sunuyorum.

Prof. Dr. Metin Sözen-ÇEKÜL Vakfı Başkanı, TKB Danışma Kurulu Başkanı

İyi günler diliyorum. Günler iyi olmadıkça karanlık aydınlığa çıkmaz. Burada herkesi kutluyorum. Her gün konuşuyorum. Düşündüğüm, geliştirdiğim kadar konuşuyorum.

Bu toplum çok önemli ve diri bir toplumdur. Toplum; bastığı toprağı, soluduğu havayı beraber olduğu insanı bildiği zaman diri bir toplumdur. Ben sayın Valimle ne zaman konuşsam, konuşmayı bir sonraki günün ne olacağına dair bir cümleyle bitiririz. Bu ülkenin yurttaşları, her sabah kalktığı zaman, ülkem için bir gün öncesine göre farklı ne yaptım sorusunu sormak zorunda olan bir toprak parçasının insanıdır. Bugün yalnızca doğa ve kültür konuşuyorsak, çocuğumun sağlığı, geleceği, ona vereceğim eğitim, onun bilinci ve açıklığı, Anadolu toprakları kadar aydınlık olmalıdır. Anadolu düşüncenin, aydınlığın, gelecek umutlarının dünyada boyutlandırıldığı alandır. Kusura bakmasın, bu topraklarda doğan herkes, doğduğu günden sorumlu doğar. Bir başka toprakta, bir çölde doğan bir Bedevi’den arkasında binlerce yıllık birikimin varlığını diri tutmak zorunda kaldığı için doğduğu gün sorumluluk yüklenir.

TKB bu birikimi şimdi yurt düzeyinde, ister üyesi olsun ister olmasın, her toprak parçasına aktarmak zorundadır. Bugün TKB’nin değerli Başkanı Mehmet Özhaseki, 2007’de adım adım neler yapacağız, arkayı öne çekerek zaman kazanma, hangi yöne doğru ilerleyeceğiz konuşmasını yapacaktı. Fakat haftasonları Bakanlar Anadolu’ya yayılıyorlar ve onların yayıldıkları yerlerdeki yöneticilerimiz buraya gelemiyorlar. Başkanın konuşmasının temel hedefi şu: Bu yıl artık havza toplantılarına başlıyoruz. Nehirler nereden doğuyor? Hangi sulara dökülüyor? İki tarafa hangi birikimin ve hangi yaşama sevincinin işaretlerini akıtıyorlar? O bütünlükte Türkiye’ye bakacağız.

Para bir gün kesilir. Toprak varsa, kirlenmemiş insan varsa, bu coğrafyada turizm adına yarın yok edilmemişse, işte o zaman Antalya vardır, Türkiye vardır. O bakımdan bu toplantının çok önemli bir boyutu var. Biz Antalya’nın doğusunu ve batısını iki büyük havza olarak görüyoruz. Akseki’nin Gidengelmez Dağları’ndan Manavgat’ın sularına, Antalya’nın kalesine kadar inen büyük coğrafyayı bütünleştirmek istiyoruz. Bu tarafta ise Elmalı, Finike, Kaş ve Kalkan’ın değerlerinin koparılmasına asla müsaade etmeyeceğimizi söylüyoruz.

Eğer bir ülkede bütüncül bakış, insanları nereye ve kiminle beraber olmaya yönlendiremiyorsa örgütlenmeniz eksiktir. Coğrafyanıza dayalı bir beyin oluşturmadıkça, onu bilimsel verilerle donatmadıkça, o coğrafyada herkes kendi yağıyla kavrulmanın bedelini ödemek zorunda kalıyor.

İlk defa burada biz, Akseki-İbradı Havzası’yla, büyük bir projeyle başladık. Benim gönlüm rahat. Sayın Valim buradan ayrılmadan bu iki havza kaymakamıyla, belediye başkanıyla, buradaki halkıyla, göçeriyle, yarı göçeriyle, yeni hemşerilerimiz Almanlar ve İngilizlerle kenetlenecektir. Bu topraklarda mal almak benim geleneğimi satın almak anlamına gelmiyor. Burada konuşlanmak, benim binlerce yıllık birikimimin bedelini ödediği anlamına gelmiyor. Bu havza toplantısı Türkiyenin gelecek coğrafyasına haince bakanlara verilecek en güzel cevaptır. Bu cevap siyasidir aynı zamanda…

O açıdan Antalya’da 2007 sonunda, doğu ve batıdaki tüm kaynaklarınızın bütünleşmiş olduğunu göreceksiniz. Bizim burada, Kaş’ta, Ocak ayında toplanmamızın bir önemi olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Biz artık bütüncül bir Türkiye, dayanışma içinde bir Türkiye, aklını önüne koymuş bir Türkiye istiyoruz. Bu açıdan, bu toplantılar ve buluşmalar birkaç anlam taşıyor. Bu ülkede biz varız. Biz diri tutacağız. Yarın bizimdir. Çocuklarımızın geleceği için sorumlu olduğumuzu görmeye başladığımızın işaretini vermeye çalışıyoruz.

Biz, her ilçede o ilçenin geçmişini ve bugününü göreceği bellek ve hafıda merkezleri kuruyoruz. Birikimlerini orada tasnif etsinler istiyoruz. Oranın öncelikleri belirlensin istiyoruz. Bunun içinde halk, hemşeriler olsun istiyoruz. Dün Gündoğmuşta’ydım. Sonra sultanlar sultanı Alaadin Keykubat’ın bir coğrafyayı nasıl coğrafya kıldığını gördüm. Onun sarayını, hamamını, hanını görerek buraya geldim. Bize bırakılan bu aydınlık değerleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çıkardığı yasaların getirdiği olanaklarla, bütünleştirmek istiyoruz.

Bu toplantılar bir buluşmadır. Buluşmanın sağlam olması için bilimsel olması, kuşakların ve kaynakların beraber olmasını gerekiyor. Bu sene inanıyorum ki TKB’nin verdiği küçük ölçekli yardımla tüm Finikeliler sandıkların açarak kendi kimliklerini kendi müzelerinde toplayacaklar. Kaymakamlık Binası, Elmalı’da müze oluyor, araşırma merkezi kuruluyor. Alanya’da bina arıyoruz. Sayın Valim burada oldukça bina bulunur. Kaş Tarım Bakanlığı’na ait binayı alarak burayı merkez yapıyor. Antalya da büyük bir şey yapıyor. Ama kaynak gelen su burada… Antalya, buradan gelen halk, bereket, bilgi ve birikimle müzesini kurmalıdır. Kaynağından gelmeyen, yukarıdan, fiyakalı mimarların elinden çıkmış, içinde halk olmayan bir müze olamaz.

Arkada Antepliler oturuyor. Geçtiğimiz günlerde Bakırcılar Çarşısı’nın bütün dükkânları onarıldı. Dükkânların yüzü gülüyor, sahiplerinin yüzü gülüyor. Orada Büyükşehir de vardı, diğer belediyeler de vardı, esnafı da vardı, halk da vardı… Orada arkadaşlarımız belediyede konuşlanarak “Araştırma ve Uygulama Merkezi”ni kurdular. Bunsuz olmuyor. Her kentte bir kent atölyesi her kentte bir müze kuruyoruz. Her kenti bulunduğu havzanın olmazsa olmaz bir parçası kılıyoruz. Bu Türkiye’nin ayakta kalma projesidir. Yürekten bir yönetici olarak bugünün heyecanı bir coşkuyla başlayan varlıkla ilgilidir. Her kentte kent envanterlerini başlatacağız sözünü İzmir’de başlatan Sayın Valimiz, bugün sekiz ciltlik Antalya envanterine ulaştı. Kaş envanterini çantalarınızda görüyorsunuz. Böylelikle mal varlığım, doğal varlığım, insan varlığım bu diyoruz. Buradan Türkiye haritası oluşacak. Bu haritayı deldirmeyeceğiz.

Alaaddin Yüksel-Antalya Valisi

Bu kürsünün gerçek ve tek konuşmacısının Metin Sözen olması gerektiğini biliyorum. Hepimizi her konuşmasında heyecanlandırdığı gibi bizi yine heyecanlandıran bir konuşma yaptı.

Antalya’da her gün çok sayıda toplantı yapılıyor. Antalya’nın belleğinden çıkmayacak toplantılardan birini gerçekleştirdiğimizi belirtmek isterim. Ben de bir simge isme, bir bilge insana, adam gibi adama huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum. İnsanlar doğarlar yaşarlar ve bir kural gereği ölürler. Öldükten sonra genellikle unutulurlar. Olaylara karşı dik duramayanlar, adam gibi yaşamayanlar hemen akıllardan uzaklaşıp giderler. Tutum ve davranışlarınızla adam gibi davranırsanız düşünceleriniz yaşamaya devam eder. Böyle birini tanımlayalım derseniz salonda böyle biri var. Metin Sözen’i selamlıyorum. Ben de Metin Sözen’in uzun yıllardan beri dostluğuna nail olan biri olarak büyük bahtiyarlık duyuyorum.

Giray Ercenk her şeyiyle bu coğrafyayı bizimle paylaştı, mükemmel bir sunum yaptı. Ardından sayın başkan heyecanlı bir konuşma yaptı. Kaş, gerçekten üzerinde durulması, konuşulması, incelenmesi gereken bir yer. Kaşlılar eskiden “arkası taş önü yaş fırsat bulursan Kaş’tan hemen kaç” derlerdi. Şimdi “arkası taş önü yaş içerisinde Kaş” diyorlar.

Ben meseleleri üç esası göre değerlendiririm: Dünyanın gerçeklerine, aklımın icaplarına, halkın gereksinimlerine göre değerlendiririm. Müthiş bir yüzyılı hep beraber yaşıyoruz. Dün konuşulan hiçbir şey bugün konuşulmuyor. Bugün bütün kavramlar yer değiştirdi. Her olay başımızı döndürüyor. Hollanda’da ufak çocukları taciz edenler bir parti kurmuşlar ve kurucu başkanı diyor ki ilk seçimlerde iktidara geleceğiz. O zaman kıyamet mi kopuyor diyorsunuz. ABD Kaddafi’yi yılın barış adamı olarak ilan etmeye hazırlanıyor. İnsanın aklı, hafızası almıyor.

Hukuk devleti, birey ve demokrasi tanımları dahil her şey yeni anlamlar kazanmaya başladı. Yeni buluşmalarla insanlar, çevre, sağlık, açlık meselesinde ortak hedefler belirlemeye başladı. Kaş’ın meydanında, Berlin’de, New York’da insanlar devleti tartışmaya başladı. Nasıl bir devlet diye daha yüksek sesle sorular soruluyor. Dün bize talep edilmeyen sokaktaki vatandaş talebi gelmeye başlıyor. Diyorlar ki bizi de hizmetin içerisine katın, benim de fikrimi alın. Açık ol, gel bana hesap ver diyor. Bütün bunların ötesinde hizmetlerinizi etkin verimli ve süratli yerine getirin diyor. Adam gibi devletsen benimle senin arana bir yol yap, bu yolun adı “güven yolu” olsun diyor.

Dün Çanakkale’de yapılan muharebe bugün rekabet dediğimiz alanda yapılıyor. Toplumlar önce yaşama hakkına, sonra inançlara saygı duysun deniyor. Her bireyin sağlık hakkı sağlanmalıdır deniyor. Aileyi koruyacak sistemleri yaratın deniyor. Bu arada Birleşmiş Milletler, benim belirlediğim milenyum hedeflerini sağlayan devletlerle imza atmaya hazırız diyor. Diğer hedeflerle birlikte doğal ve kültür miraslarının korunmasını da hedef almış.

Antalya Valisi olarak ben ne yaptım? Herkes gibi ben de kendimi özeleştiriye tabi tutuyorum. Biz bu ülkede antik tiyatro taşlarını alın, evinize duvar yapın dedik. İlk defa 1999 yılında Balıkesir Valisi’yken Bursa’da bir salonda buluştuk ve kürsüye çıkan Sözen dedi ki “okuma yazma öğrenmeye başlıyoruz”. Sözen Hocam herkesle konuşuyor herkesi ikna etmeye çalışıyor. O zaman bizim kafamıza ilk çiviyi çaktı, ateşi yaktı. Antalya’da da bu uğurda çalışıyorum. Kalkınma başta olmak üzere, doğal ve kültür varlılarının korunması için merkezi planlama anlayışından vazgeçip havza planlamasının yapılması gerekir. Ercenk’in bahsettiği bu coğrafya bu havzayı kapsıyor. Tabela nüfusuna göre hastaneleri, okullarınızı yapıyorsanız hiçbir zaman başarı olamayacaksınız. Biz Batı Akdeniz Gelişim Vakfı’nı kurduk. El birliği yapağız, havza planlamasına yönelik yönetimimizi kuracağız ve gözümüz gibi korumaya devam edeceğiz.

Tarihî ve kültürel mirasın korunmasında eksik olan bir hususu görmekteyim. Göç gibi bir olay meydana geldi. Özellikle kalkınmış bölgelere doğru diğer bölgelerden büyük bir hareket başladı. Yaşayan kentler, yaşayan binalar yapmak istiyorsak, kent ve insan dengesini iyi sağlayıp, kent kültürü başlığı altında hareket edilmesi gerekiyor. Bunun için, Valilik onayıyla bütün okullarda eğitsel çalışma saatlerine başlayalım ve kenti insanlarla buluşturalım istedim.

Her yıl Bolu gibi bir nüfusu getirip Antalya’nın etrafına koyuyorsunuz. Bedeni burada, kafası geldiği yerde. Kentin hiçbir değeriyle ilgilenmiyor. Kentin kültürüdür, kent halkına kentini fark ettiren; kentini yüreğinde hissettiren. Kentin değişim ve dönüşümüne katkıda bulunmalıyız. Burada sizden isteğim yeni bir çalışma alanı açmanız. Sözen hocamın ikinci bir makas açmasını ve kent kültürü meselesini de TKB gündemine almasını arz diyorum.

Bu ülkede kültürsüz kalmayalım. Hepinize kültürlü günler diliyorum.


TARİH: 29.Ocak.2007

Başa Dön