Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu Yeni Yasalaşan Kanunları Değerlendiriyor

Gerçekten önemli bir başarı hikayesidir, Tarihi Kentler Birliği’nin hikayesi… Kuranları ve bugüne getirenleri kutluyorum.

Yine sözlerimin başında merhum Edirne Valimizi Fahri Yücel’i rahmetle anmak istiyorum. Gerçekten kültürel miras konusunda çok değerli çalışmaları vardı. Ne yazık ki kader onu aramızdan biraz erken aldı.

Benden önce çok değerli, çok önemli konuşmalar yapıldı. Bu konuşmaların üstüne hem siz dinleyicilerin yorgunluğu hem de aslında söylenecek sözlerin büyük bir bölümünün söylenmiş olması dikkate alındığında son konuşmacı olmak güzel bir şey. Ama yine de hala söylenecek bir söz var, özellikle Oktay Ekinci’nin konuşmasında katılmadığım bir noktayı belirtmek istiyorum. Şunu da hemen ekleyeyim Oktay Ekinci söylediği sözlerin birçoğunu hakikaten ben de söylemek için hazırlanıyordum. Sadece Oktay Ekinci’nin bir sözünü dil açısından, kastı açısından değil ama dili açısından, kullanmayı yeğlemezdim diye düşünüyorum. Vurgulamak ve yaratmak istediği anlamla dil seçimini çok doğru bulmadım; şu “ileri-geri” karşılaştırması. Bu konuyla ilgili çok güzel bir şiir geldi aklıma… Necip Fazıl’ın çok güzel bir şiiri. Üstüne çok düşünülecek bir şiir. Şair diyor ki:

Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?
Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde!

Zaman gerçekten, bugün tüm boyutlarıyla kavrayamadığımız bir gerçeklik. Zamanı doğrusal bir süreç olarak algıladığımız zaman belki ileri-geri gibi rölatif kavramlar bir şeyleri bize izah ediyormuş gibi görünebilir. Ama çoğu zaman bu bizi gerçekten uzaklaştırabilir, diye düşünüyorum.

Burada konuşmak çok önemli. Burada buluşmak çok önemli. Kültür çok önemli. Bu konularda biraz konuşmamız gerekiyor. Bazı şeyleri şeffaflaştırmamız, billurlaştırmamız gerekiyor, diye düşünüyorum. Ben de böyle bir çaba içinde olacağım.

Kültürün yüzlerce, binlerce tanımı var. Hatta onlarca ekol var kültür kavramına yaklaşımda, kültür tanımlarında. Ama şöyle söylediğimizde genel olarak kabul görebilecek bir tanıma ulaşmış oluruz: “Kültür genel olarak insanın yaşama karşı tutumu çevresinde gelişen her şeye verebileceğimiz bir isim.” Kültür dediğimiz şey, insanın yaşama ve eşyaya karşı tutumu ve bu tutumun çeşitli biçimlerde çeşitli değerlerde çeşitli yaşantılarda yansıması. Kültürel miras neden önemli? Kültürel miras, insanın yeryüzündeki varoluşunun kaynağıdır. Bilenebilen tüm zaman dilimleri içinde insan ne yaşamış ve ne biriktirmişse, onu saklayan ve yeni kuşaklara aktaran çok önemli bir koddur kültürel miras. Onu korumak sadece bir estetik değeri korumaktan ibaret bir şey değildir. Esas itibariyle, yaşam karşısındaki duruşları yeniden keşfetme, zenginleştirme imkanı alanıdır. Onun için kültürel miras bugünden geleceğe son derece önemli referansları, şifreleri içinde barındıran bir olgu. Dolayısıyla, sadece yapıları kurtarmak, sadece kent parçalarını kurtarmak bunları estetik değerler olarak biraz daha ayakta tutmak ve göstermekten öteye derin anlamlar ve işlevler içerir.

Bunun neden önemli olduğu konusunda başka bir yaklaşımın üstünde durmak istiyorum. Ben, bu tartışmaya atıfta bulunmaktan bile -doğrusunu isterseniz- rahatsızlık duyuyorum. Çünkü bu tartışma, tamamen tartışmayı açanların ortaya koyduğu bağlam içinde gelişiyor ve bu bağlamın dışına çıkan bir perspektife nedense çok fazla izin verilmiyor. Ama biz bu tartışmayı, bu yaklaşımın, bu bağlamın dışına çıkarmak zorundayız: “Şu meşhur medeniyetler çatışması tartışması”. Bu, yaşam karşısında duruşu, eşya ve zaman karşısında duruşu, sahip olmak, birlikte varolmak değil, bütünsellik içinde varolmak duruşu ve duyumlarının dışında sahip olmak, kendinin kılmak gibi özetleyebileceğimiz hegemonik dünya duruşunun ortaya attığı bir tez. Ve bu tez, bu tutum aslında kendi uygarlık kanalıyla yeryüzü insanlığının bir kısmını, yeryüzü coğrafyasının bir kısmını ötekileştiren; ötekileştirirken kendi hegemonyasının öznesi haline getiren ve bunu aletli, araçlı, donanımlı olarak politikalaştıran, uygulayan, hayata geçiren bir anlayışa, bir yaklaşıma sahip. Bu duruş karşısında, bunun yarattığı süreç karşısında bir karşı tezin, bir karşı duruşun kendi gerçeklerini izah etmesi ve bu gerçekleri uygulaması beklenir. İşte bunun için kültürel miras son derece önemlidir.

Yeryüzüne, yeryüzünün herhangi bir kesitine, herhangi bir varlık parçacığına yönelirken, ona ilişkin algılamanız, anlamlandırmanız eğer sizi onunla hegemonik bir ilişki kurmaya yöneltiyorsa, yanlış yoldasınız demektir. Bu yanlış pradigma üzerine kuracağınız uygarlığın sonucu dünyayı kutuplaştırmaktır. Dünyada savaşlar, katliamlar yaratmaktır. Başkalarını dışlamak, ötekileştirmektir ve onları bir biçimde nesneleştirmektir.

Oysa, uygarlıklar eşiği Anadolu çok çeşitli kültürlerin, çok çeşitli sosyal kümelerin, sosyal katmanların, yaşama kültürlerinin ve dönemlerin birbiri içinde kaynaştığı, eridiği, yeni sentezlerle varoluşunu sürdürdüğü bir coğrafya olarak, yeryüzünün ve insanlığın üzerinde gitmekte olduğu bu tehlikeli yol karşısında başka bir yol haritasına, başka bir anlayış, başka bir duruş, başka bir çözüm şifresine ve niteliğine sahiptir.

Türkiye’nin kültürel mirası anlaşılmak, yaşatılmak ve başkalarına aktarılmak, insanlığa yeniden kazandırmak için son derece stratejik bir değere sahiptir. Onun için yaptığımız şey, güzel ve yaşanabilir, tarihle iletişimini iyi kurmuş kent parçaları yaratmaktan öteye bir şeydir. Sorumluluğumuz da bundan öteye bir şeydir. O ki, bu miras burada somutlaşmış, burada şaheserleşmiş, burada kendi ifadesini en güzel biçimiyle bularak bugüne gelmiştir. O mirası bugünün diline aktararak, bugünün insan algısına yeniden yöneltilen bir ifadeye dönüştürerek yeniden üretmek bizim sorumluluğumuz. Çünkü buranın bugünkü sakinleri, birinci elden varisleri bizleriz. Onun için yapılacak çok şey var. Anadolu’da hep varolagelen, biraz önce Oktay Ekinci’nin batı kategorileştirmesi içinde kendisini başkalarından ayrıştıran ve başkalarını ötekileştiren uygarlık pradigmasının dışına çıkan yeni bir uygarlık pradigmasını ortaya koyabilmek, somutlaştırabilmek, buna hayat verebilmek için bizim somut ve somut olmayan –özellikle de somut olmayan- kültürel mirası korumak zorunluluğumuz vardır, anlamak sorumluluğumuz vardır.

Bu çerçevede Tarihi Kentler Birliği gibi platformların yarattığı sinerjinin son derece yarar getirdiğini ve başlangıç olarak çok da tatminkar olduğunu düşünüyorum. İçtenlikle buna inanıyorum. Çok daha müjdeli haberlere, müjdeli günlere yaklaşmakta olduğumuzun habercisi olan pek çok olgu pek çok görüntü var benim önümde.

Biz bu anlayışla, sizlerle de iletişim içinde, yaklaşık bir yılı aşan bir süreçte kültür alanını düzenleyen yasalarda bazı değişiklikler yaptık ve yeni yasalar çıkardık. Bunlardan birincisi “Telif Hakları Kanunu”ydu. Bu kanun bütünleşik bir perspektifin algılamanın unsurlarından bir tanesidir. İkincisi ve bence en önemlisi, 2863 sayılı Koruma Yasası’nda yaptığımız değişiklikler olarak, yasanın ruhuna kazandırdığımız yeni bir can, yeni bir bakış açısıdır. Üçüncüsü kültür yasaları girişimlerini “Teşvik Kanunu”dur.

Bütün bunları toparladığımızda ortaya çıkan stratejik anlayış, kültür alanının esas itibariyle sivil alanda yaşanılan, sivil alandan yönlendirilen, karakterini sivil alanın verdiği, tanımladığı bir olgu, bir gerçeklik olarak anlaşılmalıdır. Yerellik önemlidir. Katılımcılık önemlidir. Yönetişim önemlidir. Tabii hepsini toparlayacak bir kavram olarak “sivil olmak” önemlidir. Yasaların ruhuna bu felsefenin işlemiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim

Şimdi bunun ete kemiğe büründürülmesi, bunun uygulanması ile olacaktır. Yasallaşma süreci hızlı gerçekleştiği için pek çok kamu yöneticisi, yerel yönetici yasaların içeriği hakkında tam bir malumat sahibi değildir. Ancak tam bir malumat sahibi olmak çok önemlidir. Çünkü yasaların değişik bölümlerinde, maddelerinde kazandırılan imkanlar, yapılan düzenlemeler, karşı karşıya bulunduğumuz sorunların değişik parçalarını nasıl çözebileceğimizi ilişkin çoklu bir araçlar ortamını size sunmaktadır. Dolayısıyla bütünü kavramak çok önemlidir. Onun için özellikle belediye başkanı arkadaşlarımızdan, valilerimizden ve tüm kamu yöneticilerinden bu yasaları dikkatlice okumalarını, bu yasaların kendilerine getirdiği araçları, imkanları iyice kavramalarını rica ediyorum.

Biz bu konuda eğitim çalışmalarına başlıyoruz. Önce bir yayın, sonra da kademeli eğitim çalışmaları yapacağız. Bence, bizim de Bakanlık olarak hazır olduğumuz bir zamanda, Tarihi Kentler Birliği’nin bir toplantısını sadece bu amaca vakfetmemiz çok yararlı olur.

Yasanın, özellikle yerel yöneticileri en çok ilgilendiren taraflarından bir tanesi, kaynak yaratma yeteneği. Yasa birçok kaynak alanı açıyor ama bence en önemlisi ve Türk mevzuatında ilk defa, sanıyorum ki Avrupa mevzuatında da olmayan “hak aktarma imkanı”. Özel mülkiyete ait varlıkların, taşınmazların (bunlar tescilli yapılar, sit alanları gibi varlıklardır) korunması amacıyla imar otoritelerine kanun yepyeni bir hak getirmektedir. Bu hak, özel mülkiyet konusu ama aynı zamanda kültürel miras konusu varlığın kısıtlanan imar haklarını, imar otoritesince tanımlanmış başka bir alana aktarabilme hakkıdır.

Yani şunu yapıyoruz: Kentin bir alanını hak aktarım alanı olarak tanımlıyoruz. Olağan imar hakları ya da imar rantı x birimde ise, biz bunu “hak aktarımı” olarak tanımladığımız için yeni kent parçasında x+1, x+2 olarak düşünüyoruz. Kültürel miras konusu hak alanını, özel mülkiyet alanını, oradaki hakkı doğrudan doğruya 18. madde uygulamasını devreye sokarak, “mülkiyet değişimi” ya da başkasına ait özel mülkiyet üzerinde verilmiş ilave yapılaşma hakkının, kat irtifakı oluşturmak biçiminde korunan mirasın mülkiyet sahibine verilmesi ya da bu hakkın menkul kıymetleştirilerek alınıp satılabilmesinin mümkün kılınması.

Böylece imar otoritesi olarak imar rantı yaratma yeteneğinizi, bu rantı paylaştırma üzerinde kanunla bir takım haklarda edinerek, kültürel mirası koruması için doğrudan doğruya bir kaynağa dönüştürebiliyorsunuz. Bu alanda ne kadar kaynağın oluşabileceği tamamen sizin yeteneğinize; tamamen sizin uygulama becerinize kalmış bir şey. Bu son derece yaratıcı bir alan. Şu haliyle yönetmelikleri tamamlanma aşamasında. Derhal uygulamaya başlayabilirsiniz. Gördüğünüz gibi kimseden para beklemek zorunda değilsiniz.

Tabii ki başka imkanlarda var. Kültürel miras konusu eserlerin korunmasına yönelik projeleriniz için“kamulaştırma” yapabilirsiniz. Kanun bütün kamu kurum ve kuruluşlarına bu hakkı da veriyor. 2863 ile korunan yapıların koruma projeleri için oluşturulacak ihale prosedürleri, bu yasayla “Kamu İhale Kanunu”nun dışında tutulmuştur. Bu yasa yürürlüktedir.

Başka bir imkan, toplu konut kredilerinin %10’nun kültürel miras koruma amacına, bu yasayla tahsis edilmiş olmasıdır. Bunun için proje üretmeniz lazım ve artık bu toplantılara Toplu Konut İdaresi’ni de çağırmak gerekiyor. Sözgelimi sur çevresinde gecekondulaşma var ve bir biçimde de mülkiyet oluşmuş. Surun çevresini açmak istiyorsunuz ya da eski bir kent parçasını canlandırmak istiyorsunuz. Bu kent parçasında özel mülkiyet konusu 2863 ile korunan sivil mimari örneği yapılar var. Şöyle bir projeyi rahatlıkla yapabilirsiniz: Sokak sağlıklaştırma projelerini, rölöve-restorasyon projelerini ve altyapıyı siz yaparsınız, Kültür Bakanlığı projenin bedelinin belirli bir yüzdesi kadar -yanlış hatırlamıyorsam %30’una kadar- hibe verebilir. Ayrıca Bakanlık altyapı projelerinize kaynak verebilir. Siz kendi kaynaklarınızı harekete geçirebilirsiniz. Topluca Toplu Konut İdaresi’ne gidersiniz, İdare’den “sokak sağlıklaştırma”“kentsel yenileme” vb gibi projeleriniz için kredi alırsınız. Yasa İdare’nin kaynaklarının %10’unun koruma projelerine ayrılmasını zorunlu kılıyor.

Bu yıldan itibaren Emlak Vergileri’nin %10’u (Emlak Vergileri %10 arttırılmıştır.), valiliklerin özel hesaplarında toplanarak, valilerin denetiminde belediyelerce ancak koruma projelerinde kullanılacaktır. Dolayısıyla bu kaynakların kullanılabilmesi için de projeye ihtiyaç vardır.

Başka pek çok kaynak var. Biz turizm alanlarının tahsisinden elde ettiğimiz gelirlerin önemli bir kısmını bu alana aktarmakta kararlıyız. İl Özel İdareleri’nin ve özel sektörün bu alana duyarlılığı her geçen gün artıyor. 2863 ile korunan yapıları, yasada öngörülen ilkeler çerçevesinde kullanmayı düşünen girişimlere Teşvik Kanunu’yla tahsis etme yetkiniz var.

Çok önemli bir kaynak yaratma alanı da Teşvik Kanunu’ndaki “Sponsorluk Hükümleri”dir. Ayrıca kanunla, korunan hiçbir eser “veraset intikal vergisi”ne, “emlak vergisi”ne tabi değildir. Buralar için yapılacak hiçbir harcama için KDV vergisi ödemek icap etmez. Sponsorların bu alana yapacakları bağışların tamamı gider kaydedilebilecektir. Yani herhangi bir kültürel miras konusu eserin korunması projesi için alacağınız bağışları, bağışta bulunanlar gider kaydederek, belli bir oranda vergiden düşme fırsatına sahip olabileceklerdir.

Basit onarımlar konusunda belediyelerde bürolar kurma imkanı var. Özellikle yasaya göre büyükşehirler kurmak zorunda. İlçe belediyeleri ise Bakanlığın izni ile kurabilirler. Koruma Kurulları’ndaki teknik yapılaşmaya uygun bir yapılaşmayı, yani o vasıfta teknik personeli, bulundurmak koşuluyla. Dolayısıyla, Koruma Amaçlı İmar Planı’nın yapılmış olduğu yerlerde basit onarımlar için artık bu büroları kurmuş olan belediyeler yetkilendirilmiştir. Bu yerlerde yetkiler Koruma Kurulları’ndan, belediyelere ve Koruma Müdürlükleri’ne verilmiştir.

Bir başka yenilik de, koruma amaçlı imar planlarının yapılabilmesi için bir süre kısıtlaması getirdik. İki yıl içinde koruma amaçlı imar planının tamamlanmamış olması halinde -eğer başlamış ve devam ediyorsa bir yıl ilave süre verebiliyoruz- o kentteki geçici yapılaşma koşullarının tamamını ortadan kaldırıyoruz. Yani koruma amaçlı imar planını bu süre içinde yapmamışsanız artık orada bir çivi bile çakamazsınız. Çoğu zaman belediyeler geçici imar koşullarından yararlanabilmenin konforu içinde koruma amaçlı imar planını yapmaktan uzak durdular. Dolayısıyla, getirdiğimiz bu kadar imkanın yanında yasayla çok büyük sorumluluk da yüklüyoruz ki, bu süreler içinde koruma amaçlı imar planlarınızı tamamlayın. Aksi takdirde kanuna aykırılık dolayısıyla, hem 2863 hem de diğer yasalar üzerinden sorumluluğunuza müracaat edilecektir ki, özellikle 2863 dolayısıyla sorumluluğunuza müracaat edilmesinin iyi bir şey olmayacağını şu an aramızda bulunan hukukçu üyeler bilirler.

Burada bulunan insanlar için bunu söylemiyorum. Burada bulunan insanlar kültürel mirası koruma konusunda çok yüksek duyarlılığa sahip insanlar. Bunu burada olmayan insanlara ulaşacak bir mesaj olarak ifade etmeye çalışıyorum.

Yasa olağanüstü imkanlar getiriyor. Lütfen bu imkanları kullanın! Kullanabilmek hiç şüphesiz kaynak gerektiriyor. İşte bu kaynaklar bu yasanın içinde var. Hükümetimiz bütçe içindeki payları bu konuda arttırıyor. Bakanlık kendi uygulamalarıyla, bugüne kadar hiç olmayan, yeni kaynaklar yaratıyor (100-200 trilyonluk kaynaklar). Bu hükümetin kültürel mirası koruma konusundaki duyarlılığına ve samimiyetine en açık kanıtlardan bir tanesi de bu yasalarla beraber Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Vakıfbank ilişkilerine getirdiği yeni düzendir.

Bundan sonra da, çeşitli vesilelerle beraber olmayı çok önemsiyorum. Ama yeni çıktık yola, henüz yeni yeni kaynaklar keşfedip, bu kaynakları büyüterek iş yapma aşamasındayız. İlk gördüğüm şey: Bir şeyin iletişimin basın üzerinden kurulmasının bazı zorlukları var; “sorun para değil, sorun proje” diyorum. Dünya kadar fikir geliyor. İnsanlarımız fikir ile projeyi karıştırıyorlar. Kültürel mirası koruma alanında proje çok önemli. Hayat bir-iki günlük bir şey değil. Korumakta olduğumuz kültürel mirasın nasıl binlerce yıllık bir ömrü varsa ve bugünden geleceğe binlerce yıllık da bir ömrü olacaksa, biz bir ara istasyon olarak, sadece bu zincirin bir halkası olduğumuz bilincini asla ihmal etmemeliyiz. Biz bu sürecin fatihi, kralı, şampiyonu değiliz ve hiçbir zaman da olmayacağız. Çünkü bu binlerce yıllık geçmiş, bu kısa ömre bu lütfu bahşetmez. Aramızdan birkaç tane Mimar Sinan çıkarsa, onu istisna tutuyorum.

Belediye başkanları, kamu yöneticileri, bakanlar, siyasetçiler, bizim bu toplam kültür alanı içindeki varlığımız koca bir anıtsal yapının bir kumu, bir taşı, bir tuğlası, bir çakılı mesafesinde olabilir ki, bu da ancak bir şereftir. Bunu niye söylüyorum; 4 yıl sonra seçim var. Öyleyse bitecek işlere odaklanalım. Çünkü herkes kendi emeğinin karşılığını görmek istiyor. Ama kültürel miras alanında iş böyle değil. Bizden sonraki kuşaklara da iş bırakmak zorundayız. Dolayısıyla, bizim başlatacağımız ya da başlatıp devam ettirdiğimiz, bizden sonrakilerin yaşatacağı, büyüteceği projeler bulmalıyız. Çünkü bu bir süreklilik. Projelendirme işine özel bir önem vermeliyiz.

Açıkça söylemek gerekirse, biraz da kendi yöneticilik yeteneklerimle yarattığım kaynakların, kendi görev alanım içinde somutlaşmasını her siyasetçi gibi ben de isterim. Ama bu alan buna izin vermiyor. Birkaç tane şık projeyle, ciddi bir “siyasal sükse” yapma imkanı var. Ama bunu haksızlık olarak görüyorum. Böyle bir şey yapmayacağım. Bütün kaynakları ve bütün imkanları sizlerle, bugünden geleceğe dönük bir stratejinin yaratılması ve stratejik adımların atılması süreci olarak görüyorum ki, bu görevdeki süremin ancak ona yeteceğini düşünüyorum. Size de bu anlamda şunu teklif ediyorum; gelin, projelendirilmeyi bekleyen ne kadar iş varsa, hepsini projelendirelim. Rölöve-restitüsyon-restorasyon projelerini, çevre düzenlemeleri projelerini, koruma amaçlı imar planlarını yapalım. Acil koruma gerektiren işlerde yapı işlerine girelim. Ama onun dışında her şeyi ilk önce projelendirelim. Bu projelendirme işlerinizde, ben bu kaynakları sizlerle paylaşmaya hazırım. Ama adını net koyuyorum: “Bunun bir paylaşım olması koşuluyla…”

Günü birlik projelere, kısa vadeli çözümlere, uzun erimli olmayan yaklaşımlara ben evet demeyeceğim ve bunlarla işbirliği yapmayacağım. Lütfen sizinle böyle bir iletişimimiz olmasın.

Sabrınız için çok çok teşekkür ediyorum, katkınız için çok çok teşekkür ediyorum. Doğru yoldayız. İyi ilerliyoruz. Çok iyi işler yapıcağız hep birlikte. Sonuçları da sadece bizi değil, bütün insanları mutlu edecek. Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum

Erkan Mumcu

Kültür ve Turizm Bakanı


TARİH: 29.Eylül.2004

Başa Dön