Yayla Turizmi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Gündeminde

9 Eylül 2005 tarihinde Akseki’nin Emiraşıklar Köyü’nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen“Yayla Turizminin Mevcut Durumunun Değerlendirilmesi ve Geliştirilmesi” konulu çalıştayda konuşan Vasco Turizm Genel Müdürü Dr. Yusuf Örnek’in konuşma metnini yayla turizmi ile ilgilenen üye belediyelerin ilgisini çekeceği düşüncesiyle yayımlıyoruz.


Dr. Yusuf Örnek

Vasco Turizm Genel Müdürü

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’nin bir turizm alanı olarak imgesi daha çok kitle turizmine dairdir ve bu doğrudur da. Türkiye son 10 yılda Akdeniz’de olağanüstü bir hızla gelişmiş, çok sevilen bir kitle turizmi alanıdır. Diğer pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye de asıl döviz girdisini kitle turizminden sağlamaya ve genç işgücünün istihdamını yine kitle turizminin oluşturduğu işyeri arzı ile gerçekleştirmeye devam edecektir.

Bu politika ana hatlarıyla doğrudur ve devam etmelidir. Ancak görünen o ki, Bakanlığımız bu ana politikanın yanı sıra, bazı yeni stratejileri de devreye sokmayı, kısacası turistik ürünü çeşitlendirmeyi hedeflemektedir. Bu sayede sezonların uzatılması ve kıyı şeridinden iç bölgelere yayılmak istenmektedir, ki bu da doğru bir stratejidir. Bu çalıştayın konusu olan ”yayla turizmi”ni bu bağlamda anlamak uygun görünüyor ancak ne şu ana kadar dinlediğim konuşmalarda yayla turizminin içeriği konusunda bir fikir birliği bulunmuyor. Bazılarımız bundan doğa turizmini, bazılarımız köy turizmini, bazılarımız ise trekking türü sporları anlıyor. Herkesin hemfikir olduğu nokta, ince bir sahil şeridi üstünde yürüyen turizmin nimetlerinden iç bölgeleri de yararlandırmanın gerekli olduğudur. Ben konuya iki taraflı olarak yaklaşmak gerektiği  kanısındayım:

1) Arz açısından: Anadolu’nun geniş doğal potansiyelinin turistik ürün haline getirilmesi için ciddi bir hazırlık ve planlama süreci gerekir. Bunun için yeterince bilimsel araştırma yapıldı mı? Kıyı bölgelerinde turizm nedeniyle bozulma olması sadece bize özgü bir olgu değildir, o nedenle hoş görülebilir. Ancak iç bölgelerde korunmuş doğal alanların ya da dokunulmamış insan topluluklarının turizm nedeniyle bozulması ülkemize uluslararası kamuoyu nezrinde ciddi puan kaybettirir. Bu nedenle olgulaşmamış kararları uygulamaya sokmamak gerektiğini düşünüyorum.

2) Talep açısından: Yayla turizmine uluslararası pazarlarda talep var mı? Bakanlığımız acaba olgun pazarlarda bir talep araştırması yaptırdı mı ki turistik bir ürün arzını düşünüyor? Biz şirket olarak 2001 yılında planlamakta olduğumuz bir “Köy Projesi”ne talep olup olmadığını Almanya pazarında araştırmış ve gördüğümüz yoğun talep karşısında şaşkınlığa düşmüştük.

Türkiye’nin dünya turizminde markalaşması için kitle turizmi dışında örneklere ve deneyimlere ihtiyacı var. Hem doğal çevreye duyarlı hem de sosyo-kültürel çevreye saygılı turizm projeleri yaratabiliyor muyuz? Bunu  yaratan bir turizm anlayışı zaten artık turizmi amaç olmaktan çıkarmış, onu araç haline getirmiş demektir. Böyle bir anlayış/yaklaşım sayesinde turizm kültürel mirası ayağa kaldırabilir, doğayı koruyabilir, yaşayan insanlara karşı sorumluluk taşır ve bir ticari faaliyet olarak tüm katılımcılara kazanç sağlar. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu marka böyle bir markadır.

Son olarak UNESCO’nun ”biyosfer rezervi” kavramına değinmek istiyorum. Çünkü bu sayede iç bölgelerde de turizm yapma imkanı doğabilir. Türkiye’deki mevzuatın uygun olmamasından ötürü ülkemizde hiçbir biyosfer rezervi bulunmuyor. Oysa komşularımızın hepsinde bu statüde alanlar bulunuyor. Bu statünün en önemli avantajı, biyosfer rezervi ilan edilen yerlerde kontrollü bir ticari etkinliğe izin verilen alanların yanı sıra, sadece bilimsel araştırmalara ayrılmış alanların da bulunmasıdır. Türkiye’de yoğun turizm faaliyeti olan bazı bölgelerde biyosfer rezervi ilan edilmesi o bölgeleri daha iyi korumakla kalmayacak, aynı zamanda ülkeye yeni bir prestij sağlayacaktır. Örneğin yeniden markalaşmaya  ihtiyaç duyan Kuşadası’nın hemen yanı başındaki Dilek Yarımadası’nın bu statüye kazandırılması o bölgeye bakışı değiştirebilir ve prestij kazandırabilir. Tabii ki bu pek kolay bir iş değil, çünkü UNESCO’nun onayını almak gerekiyor. Türkiye’nin resmi başvurusunun gerektiği bu prosedür zaman almakla birlikte yayla turizmine bakışımız da değiştirebilir.


TARİH: 10.Ekim.2005

Başa Dön