Doğu Anadolu Bölge Toplantısı Erzurum’da yapıldı

Toplantı ve toplantı sonrası gezi fotoğraflarına galeriden ulaşabilirsiniz.

Tarihi Kentler Birliği’nin Doğu Anadolu Bölge Toplantısı Erzurum’da yapıldı. Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen’in ev sahipliğinde yapılan toplantıya İçişleri Bakanı Efkan Ala da katılarak tarihi kentlere mesajlarını iletti.  Gaziantep, Sivas, Erzincan, Elazığ, Bitlis, Bayburt, Şanlıurfa ve Muş’tan il, ilçe, belde yöneticileri, bölge üniversitelerin temsilcileri, bölgedeki kalkınma ajanslarının yetkilileri ve uzmanlar ile çok sayıda davetli katıldı.

Mahalli İdareler Genel Müdür Yardımcısı ve TKB Danışma Kurulu üyesi Süleyman Elban, TKB Danışma Kurulu ve ÇEKÜL Vakfı YDK üyesi Hasan Özgen, TKB Encümen üyesi ve Şanlıurfa Belediye Başkanı Celalettin Güvenç, Bayburt Valisi Yusuf Odabaşı, Ardahan Valisi Ahmet Deniz, Bitlis Valisi Orhan Öztürk, Muş Valisi Vedat Büyükersoy, TKB Genel Sekreteri Sezer Cihan, TKB Encümen üyesi ve Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, TKB Encümen üyesi ve Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, Bitlis Belediye Başkanı Hüseyin Orhan, Palu Belediye Başkanı Mehmet Daloğlu, Çarşamba Belediye Başkanı Hüseyin Dündar, TKB Encümen üyesi ve Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan ve Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar toplantıya katılanlar arasındaydı.

Toplantı açılış konuşmalarıyla başladı:

IMG_9923

Mehmet Sekmen

Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı

“Göç sorununu çözmeye çalışıyoruz”

Ülkemizde kültürel miras bilinci ve tarihi değerlerin korunmasına yönelik örnek hizmetlerde bulunan TKB, düzenlediği organizasyonlarla son 14 yılda tarihin bize ne denli önemli olduğunu anlattı. Kent dokuları ve kültürel mirasın korunması amacıyla, teori ve uygulamayı bir arada yürüten bu büyük camianın da katkısıyla, tarihi kaynakların korunmasına yönelik devlet ve sivil inisiyatifin ortak başarı hikâyesine hep birlikte tanık olduk. Aydın, entelektüel ve akademik ruhun muhteşem fikirleri, öngörüsü, mahalli idarecilerin yöneticileri olan bizlere her daim ilham kaynağı oldu. Gelişen, değişen ve büyüyen Türkiye’de üstlendiğimiz misyonun temel doktrinleri arasında tarihsel çevreyi koruma ve yaşatma çabası bulunmaktadır. Şehrimizin tarihi kaynak ve kimliğini korumak noktasında son 6 aydır çalışmalara hızlı bir ivme kattık. Belediye bünyesinde KUDEB kurduk ve burada görev alan arkadaşların eğitilmesine ve şehrin envanterinin çıkartılmasına büyük bir önem verdik. Taş ve ahşap atölyeleri kurduk. Önemli projeler arasında bulunan Kültür Yolu projemiz de şu anda kamulaştırma ve yıkım çalışmalarıyla devam ediyor. 3 etaptan oluşan Kale ve çevresinde yürütülen çalışmalarla Erzurum’un tarihi merkezi canlanmış olacak. Tarihi cadde ve sokaklarda ise sağlıklaştırma projelerimiz devam ediyor. Kongre Caddesindeki çalışmalar tamamlandı. Bat Pazarı, Yazpaşa ve Kavaklar çevresindeki çalışmalar bütün hızıyla devam ediyor.

Bir yandan tarihi dokuyu korurken, bir yandan da yeni kentleşme alanlarına da büyük önem veriyoruz. Kaçak yapılaşmanın önüne geçmeye çalışıyoruz. Dikey değil yatay yapılaşmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Sayın Valimizle el ele vererek Erzurum’u geliştirmeye çalışıyoruz. Sosyal, kültürel, sportif ve sanatsal faaliyetlere ağırlık vermeye başladık. Doğu Anadolu’nun makûs tarihi göç sorununu da Organize Sanayi Sitesinin kurulması ve yapılacak yatırımlarla çözüm üretmeye çalışıyoruz. TKB’den çok şey öğreniyoruz. Tecrübeli başkanlarımızın yürüttükleri projeleri inceliyoruz. Prof. Dr. Metin Sözen Hocamı da bir rehber olarak görüyorum. TKB’nin ve uzmanların desteğiyle Erzurum’un tarihi ve kültürel dokusunun korunarak canlanmasını sağlayacağımızı düşünüyorum.

IMG_0662

Prof. Dr. Metin Sözen

ÇEKÜL Vakfı ve TKB Danışma Kurulu Başkanı 

“Güç sadece para demek değildir”

Bu toplantın temel amacı, uzmanların getirdiği bilgilerin doğru ellerde yaşama geçmesinin sağlanmasıdır. Erzurum Doğu Anadolu’da tarihteki bütün önemli yoların içinden geçtiği, kesiştiği, bir odak noktasıdır. Erzurum gelecekte, dik durarak kendini anlatmalıdır. Burada yılladır bir gecikme vardı. Bu gecikmişliğin çözümü kültür öncelikli planlama yapmaktır. Plansızlık başkalarının eline düşmek, zaman kaybetmek demektir. Bilimsel verilere dayanan doğru bir plana hızla kavuşmak zorundayız. Çünkü uygulamaların düzeyini artık yükseltmek zorundayız. Kültür Bakanlığı uzmanlarına sesleniyorum: Önünüze gelecek doğru planlamayı dar bakış açılarıyla geciktirmeyin, kaynakların yanlış kullanılmasına müsaade etmeyin, heveslerin kaçmasına mani olacak hareketler yapamayın. Bir tane Erzurum var. O denenle il, ilçe, köy demeden bütüncül bir yaklaşımla planlama yapmalıyız. Erzurum’un bir metrekare arsası bile kültüre dayalı bir gelecekle ele alınmalıdır. Düzeyli restorasyonların alt yapısı artık oluşmaya başladı. TKB ve ÇEKÜL bilgi, tecrübe birikimiyle Doğu Anadolu kentlerine destek olmaya hazır.  Valimize ve belediye başkanımıza şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin gözünü Erzurum’un üzerinden eksik etmeyeceğiz. Bu demek değildir ki Doğu Anadolu’da sadece Erzurum bizim bakacağımız yer. Bir yer ayağa kalkacaksa eğer çevresiyle birlikte bu gerçekleşir. Bir kentteki başarı diğer kentleri de tetikleyecektir. Bir daha geldiğimizde Erzurum’da çatlak ses duymak istemiyoruz.

Aysa kültürünün Anadolu’ya aktığı coğrafyanın verdiği güçle, ortak bir çizgiyi yakalamak istiyoruz. Güç sadece para demek değildir. Güç bilimdir, yöntemdir, vizyondur, geleceğe doğru ellerde bakmaktır, doğru üretim ve uygulamadır. Bu topraklarda niye mutlu uyumayalım? Niye başka ülkelerde gördüğümüz zenginliklerin aslında bizim kültürümüzün dünya uygarlıklarına bir yansıması olduğunu içimiz rahat bir şekilde söylemeyelim. TKB üyeleri yakın zamanda Endülüs’e gitti. Bütün kentleri ayağa kalkmış, detaylarıyla inceledik. İslam dünyasıyla, Hıristiyan dünyasının izlerini birlikte yansımalarını gördük. Bizim kültürümüzden İspanyaya kadar uzanan bilginin, birikimin, ustalığının büyüklüğünü sadece övünmekle yetinemeyiz. Şimdi ne yapıyoruz? Kentlerimize nasıl sahip çıkıyoruz? Bunu göstermemiz gerekiyor. Bu toplantıdaki heyecanınızı yününüzden ve bana aktarımlarınızdan biliyorum. Ancak sizleri izlemeye alıyoruz. Bu izlemeyi şu anlamda söylüyorum: Buradaki gelişmeleri, çalışmaları takip edeceğiz. Buradan doğru bilgilerin hem TKB’ye hem ÇEKÜL’e iletilmesini istiyorum. Basın mensuplarına sesleniyorum. Araştırmadan, doğruları bulmadan yazmayınız. Amacınız sadece günü kurtarmak için yöneticileri köşeye sıkıştırmak olmasın. Üç günlük sansasyon haberlerden uzak durun. Esas hedeflerden uzaklaşmadan, asıl yapmamız gereken işlere odaklanmamız gerekiyor. Boşa harcayacak zamanımız yok.

IMG_0049

Yusuf Ziya Yılmaz

TKB Başkanı ve Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı  

Bölge Toplantılarını yapma amacımız istediğimiz bölgesel teması, yerindeliği sağlamak. Metin Hocamın önerisiyle bu birlikteliği yakalamak için dört yıldır Bölge Toplantıları yapmaya başladık. Encümen toplantılarını da farklı kentlerde yapmaya çalışıyoruz. Örneğin önümüzdeki toplantıyı Bayburt’ta yapmaya karar verdik. 20 yıl önceye göre yerel yöneticiler artık, tarihi eserlerimizin çeyiz sandığındaki nadide birer değer olduğunu benimsedi. Halkımız da yavaş yavaş bu bilince ulaşmaya başladı. Kentlerimizde hep birbirine benzeyen binalar yapmaya başladık. Doku ve sıcaklık yok, geleneksel birikimimizden uzak… Kopya çekercesine bir kentleşme anlayışı doğdu. Kentlerimizde bu değişimi de yaratmamız gerekiyor. Kent içine büyük bir yapı yapılacağı zaman, belediye meclislerinde, farklı çevrelerde, uzmanlar tarafından bir süre tartışılmalı. Acele kararlar verilmemeli. Çünkü hem tarihi kent merkezlerine zarar veriyoruz, hem de ruhsuz, tasarımdan, incelikten uzak yapılar inşa ediyoruz. Kentlerde sıvasız, boyasız evlerimiz var. Samsun olarak 2017’e kadar bu bakımsız yapıların mantolamalarını tamamlamış olacağız. Bu binaların cephelerini yenilemek için üniversite öğretim üyelerinden oluşan bir estetik kurul kurduk. Örneğin önce bir caddeyi seçiyoruz. Bilgisayar ortamında hazırlanan projelerin görsellerini büyük panolarda, kent içindeki ekranlarda ve medyada halkla paylaşarak tartışmaya açıyoruz. Caddede oturanlarla işbirliği yaparak bu süreci yürütüyoruz.  Tüm yönetici arkadaşlarımın kentlerinin tarihi alanlarını korurken bir yandan da giriş, çıkış ve ana akslarında yapacakları düzenlemelerle kentlerin görsel temizliğini de yapmalarını öneriyorum.

IMG_0178

Dr. Ahmet Altıparmak

Erzurum Valisi

TKB Bölge Toplantısının burada yapılması bizler ayrı bir önem taşıyor.  Koruma bilinci Erzurum’da da önemli bir noktaya geldi. KUDEB’in kurulması, atölyelerin kurulması, bir tarafta bizim meclisimizin katkısıyla yaptığımız restorasyonlar, müze ve konsept otel girişimlerimiz Erzurum için umut verici gelişmeler. Şehirleri oluşturan ve bir kimlik kazandıran mimari her dönemde önemli olmuş. Günümüz şehirlerindeki  gökdelenler ölen büyükşehirlerimizin mezar taşlarıdır. Elbette gökdelenler de olacak, ama şehirlerimizin o tarihi siluetlerini etkilememesi gerekiyor. Yeni oluşan şehirlerde hava kirliliğini önleyecek şekilde, hâkim rüzgâr koridorlarını açmak durumundayız. Örneğin Almanya’yı bilirsiniz ne kadar yeşildir. Oranın hava koridorları haritasını inceledim ve çok etkilendim.  Üniversitesiyle birlikte şimdi Erzurum için bir proje geliştirmeye başladık. Çevreci yaklaşımlar geliştirmemiz gerekiyor. Örneğin artıma tesisi olmayan bir kanalizasyon sistemi yapıyorsanız suları ve çevreyi kirletiyoruz demektir. Kentlerimize bütüncül bakmamız ve doğal dengeyi bozmadan şehirleşmemiz gerekiyor.

IMG_0322

Efkan Ala

İçişleri Bakanı

“Bir tarihi eser hırpalanmışsa onun restorasyonu onun aynıyla inşası değildir”

Tarihin kendisine selam durduğu şehrimize hoş geldiniz. Erzurum’da dolaştığımızda zaman huzura ermiştir. Mekân kimlik kazanmıştır. Bu şehir bütün insanlığa emanettir. Öyle şehirler vardır ki kendisinden bahsetmeden o coğrafyadan bahsedemezsiniz. Caddelerinde, sokaklarında dolaşırken o tarihi eserler, o köşe taşları, o işlemeler sizlerle konuşur. Sizlere tarihten anekdotlar anlatır; eğer dilinden anlıyorsanız. Biz o eserlerin dilinden anlayan, onu inşa eden bir milletin evlatlarıyız. Metin Sözen ve arkadaşlarının hangi çabalarla bu hareketi başlattıklarının şahidiyim. Bir kere daha gördük ki bazı hareketler bir kişinin ayağa kalmasıyla başlar. O nedenle sevgili Metin Hocama teşekkür ediyorum. Bu hareketle Türkiye doğudan batıya, kuzeyden güneye tarihin yeniden farkına varmıştır; tarihiyle gurur duymuştur. Yıllarca okullarımızda bile görmemezlikten gelinen, itelenen, gizlenen, kötülenen tarihimizin ihtişamıyla karşılaşmıştır. Bu koruma hareketine ve TKB’nin kurulmasına katkıda bulunarak bugüne kadar emek verenlere teşekkür ediyorum.  Bir kenti sonradan inşa edebilirsiniz. Ama bir şehri inşa etmek mümkün değildir. 2 bin yıllık bir şehri inşa etmek için 2 bin yıl gerekir. Zaman da şehir kavramına dâhildir. 500 yıllık bir çınara havadan, sudan, topraktan ne aldıysa, bunların hepsini bir yılda verelim diyebilir misiniz? Bir tarihi eser hırpalanmışsa onun restorasyonu onun aynıyla inşası değildir. Ulu camimizin bir taşına bir şey olsa, şimdi aynı taşı aynı ustanın dokunuşlarını hissedebilir miyim? Ancak şimdiki ustanın çabasını görebilirim. O dönemki medeniyetin yöneticilerini, ustalarını görebilirim. Yıkılırsa onu geri getirmek mümkün değildir. Bütün insanlığa ait olan eserlerimizi bütün birikimimizi ortaya koyarak korumak zorundayız. Tarih çok savaşlar gördü. Okullarımızda da hep savaşlar tarihi anlatıldı. Keşke medeniyetimizin insanlığa hediye ettiği paha biçilmez değerlerimiz de anlatılabilseydi. Ama daha da geç kalmayalım. Çocuklarımıza da bunları aktaralım. Görüyoruz ki bir savaş başladı. O da tarihi kurtarma savaşıdır. Onun için hüznümden çok ümidim var. Bütün eserlerimiz tarumar olmadan bunun farkına vardık. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da geç kalabilirdik. Bunun da asla telafisi olmazdı.

Doğu Anadolu’da Doğal ve Kültürel Mirasın Yaşatılması ve Sürekliliğinin Sağlanması

Açılış konuşmalarının ardından TKB Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz TKB çalışmaları hakkında bilgi verdi ve panel oturumunu yönetti.

IMG_0483

Prof. Dr. Ruşen Keleş

TKB Danışma Kurulu üyesi

“Kültürel Mirasın Yaşatılması ve Sürekliliği”

Erzurum’a olan ilgim 1970’li yılların ortasında imar planının hazırlanması için açılan yarışmaya jüri danışman üyesi olarak davet edilmemle başladı; Erzurum’un sorunlarıyla yakından temasa geçme şansım oldu. Şimdi dünden bugüne bakıyorum da 1970’deki Erzurum bugünkü Erzurum değil. Peki olumlu mu olumsuz mu? Bu konuya ben yanıt verecek durumda değilim. Öğleden sonra yapılacak alan gezisiyle bu konuda bazı fikirler edinebileceğimi zannediyorum.

Kültürel çevre deyince tümü insan elinden çıkmış olan çevre değerlerini kastediyoruz. Çevresel değerler içinde yer alan canlı ve cansız doğal çevre değerleriyle insanlığın tarihi boyunca geliştirdiği uygarlıkların ürünü olan kültürel çevre ikisi birarada bir bütün oluştururlar. Kültür bir eğitimin ürünüdür. Kültür bir kentin sahip olduğu maddi olan ve olmayan, başka bir değişle somut ve soyut bütün değerlerin toplamı olarak adlandırılabilir. Bir Fransız düşünürün deyişiyle, “Her şey bittikten ve belleklerden silinip gittikten sonra geriye ne kalıyorsa, kültür ona verilen isimdir.” Kültür ile kent kimliği iç içe olan kavramlardır. Gerçekten her ikisi de bir değişimin ürünü olan şeylerdir. Ne yazık ki, bizim kentlerimizin doğal, kültürel, tarihsel ve mimarlık değerlerinden oluşan özgün kimlikleri, daha önceki konuşmalarda da belirtildiği gibi yanlış ve tutarsız kentleşme politikalarının bilinçsiz etkileriyle yok olup gitmektedir. Şimdi aramızda olmayan değerli bir danışma kurulu üyesi arkadaşımız, rahmetli Oktay Ekinci bir yazısında kişiler gibi kentlere de TC Kimlik numaraları verilmesini ve anayasalara kent kimliklerinin korunması için sağlam güvence oluşturabilecek kurallar konmasını önermiştir.

Hukukçu arkadaşlarım bilirler “ülkemiz bu zengin mirasın sahibidir” demekten kaçınıyorum. Çünkü bu türlü tarih ve kültür değerlerinden ve bunların birçoğundan artık uluslararası hukukta insanlığın ortak mirası olarak söz edilmektedir. Başka bir deyişle ifade etmem gerekirse, uluslararası topluluk bu türlü kültür varlıklarının devletlerin, belli bir toplumun sahiplenme ve koruma tekeline bırakılamayacak kadar önemli olduklarını kabul etmektedir. Bu sorumluluğun bir parçası olarak, sosyoloji araştırmalarında tanımaya, öğrenmeye, yeni bulgular edinmeye yönlendiren bir yaklaşımla, bu değerlerin belirlenmesi ön planda yer alır. Ama iş bununla bitmez, bununla birlikte elde edilen bulguların, kültür varlıklarıyla ilgili verilerin, açıklayıcı çabalarla da değerlendirilmesi, kültür varlıklarıyla ilgili çalışmaların vazgeçilmez bir unsurudur. Bunlara dayanarak atılması gereken adımları, izlenmesi gereken yolları ve alınması gereken önlemleri belirlemek üzere, kültür politikaları saptanır.

Az önce ifade ettiğim anlayışa uygun olarak çevreciler, tarih kültür ve doğa varlıklarını, sabahki konuşmalarda da sık sık dile getirildiği gibi, birer kamusal emanet olarak görüyorlar ve bunların özgün niteliklerinin bozulmasına yönelik davranışları da emanete ihanet olarak değerlendiriyorlar. Bu türlü değerler yine belirtildiği gibi geleceğin kuşaklarına, geçmiş kuşaklardan devralındığı biçiminden daha kötüleşmiş yani hasar görmüş, bozulmuş olarak devredilemezler. Çünkü bu değerler, geçmişten miras olarak değil, gelecek kuşaklardan ödünç olarak alınmış olan değerlerdir. Bunlar aslında miras sayılsalar bile takdir buyurursunuz ki, bir mirasyedi sorumsuzluğuyla kullanılmalarını bu durum haklı çıkarmaz. İşte kuşaklar arasında bir adalet, nesiller arasındaki bir adalet ilkesinin konusu oldukları içindir ki, koruma plancılığı ya da korumama plancılığı gündeme gelmekte, ne çevre hukukunun ne de çevre etiğinin, bu türlü değerlerin taklidine izin vermediğini hepimiz biliyoruz.

Kültür değerleri kimsenin malı olmadığı ve üzerinde tüm insanlık hak sahibi olduğu içindir ki, kültür, tarih ve mimarlık eserlerinin özgün niteliğini bozanlar başkalarının haklarına karşı saygısız davranmış, onların haklarını çiğnemiş, bir anlamda kente ve çevreye karşı suç işlemiş olurlar. Ne yazık ki çağdaş kapitalizm, küreselleşme, sınırsız liberalleşme ve sanayi kapitalizminin dayandığı tüketim kültürü, insanı, doğal değerleri gibi kültürel değerlerine de büyük ölçüde yabancılaştırmakta, güzellikler karşısındaki duyarlılığını duyarsızlığa dönüştürmektedir.

Gerçekten de kültürel çevre de su, hava, toprak, fauna gibi kirletebilen ve yitirilebilen bir çevredir. Geçmişte yaşayan kültürün yıkıcı ve bozucu etkileriyle karşı karşıyadır. İnsanın tarih boyunca yarattığı kültürel değerlerin, fiziksel çevreye yansımış olan görüntüsünü tarihsel çevre olarak tanımlıyoruz. Bu alanda devlet olarak duyarlılığımızın eski bir geçmişi olduğunu kabul etmeliyiz. Cumhuriyet Döneminde eski eserler yasası, 1983’te ise bugün yürürlükte olan 2863 sayılı kültür, tabiat ve kültür varlıklarının korunması  yasa kabul edildi. Bu yasa ile kültür varlıklarımızın tanımlanmasına ve korunmasına ilişkin kurallar çok etraflı bir şekilde ortaya konulmuştur. Biraz önce de söylediğim gibi tarihsel çevre değerleri açsından çok zengin olan ülkemizde, tarih öncesi dönemlerle eski çağlarda Hitit, Firig, Urartu medeniyetleri, antik dönemde Helen ve Roma medeniyetleri, bunlarla bağlantılı çok sayıda arkeolojik alan vardır.

Tarihsel çevrenin öğeleri arasında ise Ortaçağ, Bizans, Selçuk Beylik dönemleri, Osmanlı dönemi yüzyıllarca sürmüş olan ve erken Cumhuriyet dönemi 1945’e kadar olan dönem var. Şimdi UNESCO 1972’de bir sözleşme kabul etti; bu sözleşme dünya doğal ve kültürel miras sözleşmesi adını taşıyor. Türkiye 10 yıl geçtikten sonra 1982 yılında bir yasayla bu sözleşmeye taraf olmuştur. Ülkemizdeki koruma faaliyetlerinde kalitenin, özenin ve bilinç düzeyinin yükselmesinde çok önemli bir rol almıştır. 1985 ve 2000 yılları arasında dünya mirası listesine Türkiye’den ondan fazla yer girmiştir. Adaylık dosyalarının hazırlanmasını bekleyen kültürel miras adayı olan alanların sayısı da bildiğim kadarıyla 30’a yakındır. Bu listeye girebilmek, seçkin evrensel bir değere sahip olmalarını, özgünlüklerini, otantik niteliklerine sahip olmalarını ve bütünlüklerini korumalarını gerektiriyor.

Tarihsel ve kültürel çevrenin korunmasında güçlüklerimiz hem niteliksel, hem niceliksel. Nicelikle ilgili sorunların başında korunması gereken yapı sayısının çokluğu, kaynak yetersizliği ve teknik donanım eksikliği gelmektedir. Ama bunlar kadar hatta daha da önemli olan niteliksel nedenler ve kültür varlıklarımızı geçmişte büyük tahribata uğratmıştır.  Tarihsel dokular üzerindeki imar baskısı, koruma konusunda ısrarlı bir siyasal iradenin çoğu zaman var olmaması, hükümetlerin yapılaşma, turizm, baraj yapımı gibi ekonomik gerekçeleri öne sürerek, koruma önceliklerini gözardı etmeleri başlıca sorun alanları olarak görülmektedir. Bu olumsuz manzaranın oluşmasında halkın, ama özellikle taşınmaz mal sahiplerinin sorumluluk payının da azımsanmayacak bir rolü var. 1951’de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun oluşturulmasına ilişkin 5805 sayılı bir kanun çıkardık. Asıl ayrıntılı düzenleme 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarının korunması hakkındaki yasadır. Bu yasada, kültür varlığı şöyle tanımlanıyor: Tarih öncesi ve tarihi devirlere ait, bilim, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş, bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan, yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz mallar. Dikkat ederseniz son derece de geniş bir kavramdır. Bunlar taşınmaz kültür varlıkları olarak tanımlanmış. Ayrıca korunması gereken alanlar, tanışır doğal varlıkların da yasada tanımlanmış olduğunu görüyoruz.

2004 yılından sonra kültür varlıklarının korunması konusunda önemli adımlar atılmıştır. Bildiğinizden emin olmakla birlikte hatırlatmak için yine de satır başlarıyla kısaca söz etmek isterim. Birincisi 5225 sayılı Kültür Yatırımlarını ve Girişimlerini Özendirme Kanunudur. Bu kanunun amaçları arasında kültür varlıkları ile somut olmayan kültürel mirasın korunması ve sürdürülebilir kültürün bir öğesi durumuna getirilmesi, ülkenin kültürel varlıklarının yaşatılması ve ülke ekonomisi için katkı yaratan bir unsur olarak değerlendirilmesi gibi hedefler var. Yasa hazine adına kayıtlı taşınmaz mallarla, kamu yönetimine ve yerel yönetimlere ait taşınmaz malların kültür yatırımlarını özendirmek amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsisini de öngörüyor. Ayrıca bir takım başka çeşitli tedbirler de kanunda vardır.

İkinci adım 5226 sayılı olarak yine 2004 yılında atılmıştır. Burada kültür varlığı tanımı bir parça değiştirilmiş ve şu kural getirilmiş: Koruma yüksek kurulunun ilke kararları çerçevesinde, koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak korunması gerekli kültür ve doğa varlıklarıyla, koruma alanlarıyla, sit alanlarında inşai ve fiziki müdahalede bulunamaz. Bu son derece de önemli bir kuraldır. Esaslı onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yakma, yıkma, kazı ve benzeri işler inşai ve fiziki müdahale kapsamı içine girmektedir. Bu kanunla daha önceki açılış konuşmalarında, sayın vali ve başkanların belirttikleri bir konuya da değinmek isterim. Büyükşehir belediyeleri ile bakanlığın uygun göreceli belediyelerde koruma uygulama ve denetim büroları  KUDEB adı verilen, son derece de önemli fonksiyonları olan bürolar kuruldu ve zannediyorum Erzurum’da da yeni kuruldu. Sizi kutluyoruz başkanım.

5226 sayılı kanun, kültür varlıklarının korunması açısından bence önem taşıyan bir de kaynak konusunu gündeme getirdi. Buna göre, emlak vergisi yasasına göre toplanan emlak vergisi hasılatının %10’u bir pay olarak taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına katkı payı adı altında ilgili belediyelerce alınır. 6360 sayılı büyük şehirlerle ilgili son kanun 2012’de çıktıktan sonra İl Özel İdareleri 30 ilde artık tüzel kişilikleri son bulmuş olduğuna göre bu yardım yapılamayacak mı?sorusu gündeme geldi. Hiç kimse merak etmesin. Yasanın ön gördüğü yeni mekanizma içerisinde aynı tahsisler yapılmaya devam edilebilecektir. Ayrıca bizim bir TOKİ kanunumuz vardır. 1984’te çıkmış 2985 sayılı yasa, bu yasa uyarınca verilen konut kredilerinden de en az %10’unun taşınmaz kültür varlıklarının bakım, onarım ve restorasyonu amacıyla kullanılmasına olanak sağlamıştır.

Kanun, tescilli taşınmaz kültür varlıklarını koruma bölge kurullarının belirlediği işlevlerde kullanılmak üzere kamulaştırma yetkisi tanıyor. Son derece önemlidir. Biz de TKB olarak sayın başkanımızla paramız olsa, bu amaçlarla pekâlâ kamulaştırma yapabiliriz demek ki. Üçüncüsü 2005 tarihinde çıkan 5366 sayılı kanundur. Bu da yıpranan tarihsel ve kültürel varlıklarının yenilenerek kullanılması ve yaşatılarak kullanılmasını amaçlıyor. Daha çok bu alanlardaki kentsel dönüşüm projelerini ilgilendiren bir kanundur. Dördüncüsü 2007’de kabul edilen 5663 sayılı yasa ile 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıkları kanununun bir maddesinde değişiklik yapılmıştır: Kültür ve doğa varlıklarını koruma bölge kurullarınca, 1. grup olarak tescilli ilan edilen, kültür ve doğa varlıklarının bulunduğu taşınmazlarla, 1. derecede arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazlar zilletlik yoluyla iktisab edilemez, kazanılamaz.

Bu yasa ile yapılan bir değişiklik sanıyorum ki Doğu ve Güneydoğu Anadolu için büyük önem taşıyor. Bunun gerekçesine baktığımız zaman şu ifadeleri görüyoruz. Yasa diyor ki: “Büyükşehirlerde katkı payı hesabındaki birikmiş tutarlar, belli projelerde kullanılırken, küçük illerde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki iller ağırlıklı olmak üzere” diyor… Pek çok şehirde herhangi bir projeye onlardan ne para aktarılıyor, ne proje getiriliyor, atıl bir şekilde bu kaynak orada beklemektedir. Bu durum belediyelerin yeterli oranda başvuruda bulunmadığı, belediyelerin proje geliştiremedikleri konusunu gündeme getiriyor. Toplam katkı payının gereği gibi harcanması ve atıl olarak tutulan miktardan projelere dönüştürülerek harcanabilmesi, kamulaştırma yapılması, sokakların daha sağlıklı hale getirilmesi için projelerin desteklenmesi ve eski eserlerin restorasyonu benzeri faaliyetlerle kullanılmasını amaçlıyor bu kanun.

Böylece kentlere yeni bir görünüm kazandırılabilir diyor ve şöyle bir kural koyuyor: Tahsil edilen miktar İl Özel İdarelerince ve belediyelerce kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan projeler kapsamında kamulaştırma, projelendirme, planlama ve uygulama konularında kullanılmak üzere, İl Özel İdaresine ve il sınırı içerisindeki belediyelere valilik tarafından aktarılır. Ve bu pay valiliğin denetiminde kullanılır. İl Özel İdarelerince yapılan projeler için kullanılan miktar özel hesabın %30’unu geçemez.

2011 yılında kültür ve tabiat varlıklarının korunması açısından büyük önem taşıyan bir düzenleme oldu. 648 sayılı kanun hükmündeki kararname ile yapılan düzenlemede yeni bakanlıklar oluşturulmuş, bazı bakanlıklar birleştirilmiştir. Yeni iki bakanlık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su işleri Bakanlığı iki önemli bakanlık halinde gündeme gelirken, bizim şimdi tartışmakta olduğumuz konular açısından son 40-45 yıl içerisinde önemli işlevler görmüş olan Kültür ve Turizm Bakanlığı bir anlamda yetkiler açısından ikinci plana itilmiş gibidir.

Bu değişme ile 648 sayılı kanun hükmündeki kararname ile getirilen değişikliklerden birisi de, koruma amaçları açısından ve koruma için görevlendirilmiş olan kurumsal yapı bakımından, kültür ve tabiat varlıklarının birbirinden ayrılmış olması, kültür ve tabiat varlıkları koruma kurulu adı altında faaliyet gösteren kurullar ikiye ayrılmış, kültür varlıkları koruma kurulu, tabiat varlıkları koruma kurulu olarak düzenlenmiştir.

Uzmanlarının dikkatle altını çizdikleri bir ihtiyaç vardır: Birçok yerde, kültür varlıkları ile tabiat varlıkları iç içe geçmiş değerlerdir. İstanbul’da bir mimar arkadaşımızın verdiği örnek Hidiv Kasrını onun içinde yer aldığı ormanlık alandan koparmak, atmak mümkün değildir. Erzurum’da sayılarını böyle iftiharla gördüğümüz tarihsel eserleri, doğal çevrelerinden koparıp atmak mümkün değildir. Dolayısıyla, bunlarla ilgili kararları verecek olan kurulların, yüksek kurul da dâhil olmak üzere, bir bütünsellik içerisinde kararların verilmesi gereklidir. Kanunlarla ilgili gelişmelerde, 2004 ve 2005 yıllarından itibaren belediyeler kanunu 5393, 5302 İl Özel İdareleri ve 5216 büyükşehirlerle ilgili mevzuat düzenlemelerinde kültür konusunun bütün bu idarelerin önemli görevleri arasında yer aldığını gösteren ayrıntılı düzenlemeler yapılmıştır.

Doğal değerler ve kültürel değerler bugünkü kuşaklar tarafından kullanılırken, unutmamak gerekir ki bunları gelecek kuşaklar da kullanacaklardır. Dolayısıyla bu gerçeği gözden uzak tutmamamız lazım. Bu değerler dolayısıyla hiçbir zaman sıfırlanmamalıdır. Gelecek kuşakların da bu değerlerden yararlanma haklarının olduğunun bilincinde olmalıyız. O nedenle Birleşmiş Milletler Toplantılarında sürdürülebilirlik kavramı ortaya atıldı. Türkiye’nin yapısına uymadığı için önce anlayamadık ne olduğunu ama sonra anlaşıldı ki koruma ile kullanma amaçları arasında bir denge kurulması amaçlanıyor. Ekonomik gelişme ile çevrenin korunması arasında bir dengenin sağlanmasını amaçlanıyor.

Bu amaç koruma, kullanma amaçları arasında bir denge sağlamayı zorunlu kılıyor. Peki, Türkiye’de durum nedir? Bu dengenin ne yazık ki ülkemizde en başından beri iyi kurulmuş olduğunu söylemek güçtür. Denge koruma lehine değil kullanma lehine bozulmuş durumda. Birinci nokta budur. İkinci nokta insan unsurudur. Korumacılığın sağlayacağı toplumsal yarar, bütün boyutlarıyla halka tanıtılamaz ve öğretilemez olduğu sürece, sağlıklı bir korumacılık bilincini geliştirmeye imkân yoktur. Ne yapmak lazım? Radyo, televizyon, diğer yayın organları, gazeteler, dergiler, korumacılık konusunda eğitici nitelikte programlar hazırlamak ve yayınlar yapmak zorundadırlar. Burada bir parantez açıp şunu belirteyim ki, 2872 sayılı 1983 tarihli çevre kanununda 2006 yılında yapılan değişikliklerden bir tanesi 5491 sayılı kanunla başta TRT kanalları olmak üzere, televizyon programlarında yayınlanan çevre korumasına ilişkin programların en çok dinlenen saatlerde yayın konusu yapılmasına ilişkin bir zorunluluk getirmiştir.

O halde örgün ve yaygın eğitim çok daha etkin hale getirilmek zorundadır. TKB’nin eğitim konusunda üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmakta olduğu ve yapmış olduğu kanısını taşıyorum. Tabi bu konuda meslek odalarına da bir görev düşüyor. Ayrıca özel sektördeki firmalar da bir sorumluluk altında olduklarını bilmelidirler.

Üçüncü nokta kültür varlıklarının korunmasında rant yaratma ve paylaştırma düşüncesi, kültür değerlerinin önüne geçmemelidir. Dördüncü nokta ise kültürel sürekliliktir. Kültürel sürekliliği sağlamak amacıyla eski yapıların işlevleriyle ilgili acaba ne tür adımlar atılmalıdır? Bu konuda 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarını korunması hakkındaki kanunda bir açıklık yok. Dolayısı ile bu alandaki bu mevzuat boşluğu da doldurulmalı diyen koruma uzmanlarımız vardır. Çünkü diyorlar ki bir kültür varlığını korumak, ancak onu kullanmakla olur. Aksi takdirde yaşatılmasına olanak kalmaz.

En doğal olan yaklaşım yapıyı eski orijinal işleviyle devam ettirmektir. Ama özgün işler eski önemini ve ekonomik değerini yitirmişse ne olacak? O zaman yapının fiziksel durumuna en uygun başka bir fonksiyon üzerinde durmak, onu değerlendirmek gerekmektedir. Koruma mevzuatımızdaki boşluklar bunlar da dâhil olmak üzere doldurulmalıdır.

Az gelişmiş bölge neresidir denildiğinde yıllardan beri ve ne yazık ki aklımıza Doğu Anadolu geliyor. Az gelişmişlik, ekonomisiyle, kültürüyle, eğitimiyle, sağlığıyla, tüm sosyo-ekonomik özellikleriyle bir bütündür. Çevreciler 1970’li yılların başından beri, en büyük çevre sorununun az gelişmişlik ve yoksulluk olduğunu söylemektedirler. Doğu Anadolu’da iyi niyetle yapılan kalkınma ajansı çalışmaları var. Bu kalkınma ajansı türündeki -benim şahsen yeterli saymadığım- çabaların ötesine geçen bir toptan kalkındırma hamlesine çok büyük hakkı vardır.

IMG_0626

A.Faruk Göksu

ÇEKÜL Vakfı Yüksek Danışma Kurulu üyesi / Kentsel Strateji kurucusu

Tarihi Kentler Birliği 15 yıllık birikimiyle Türkiye’nin Koruma Amaçlı Strateji planını hazırlamalıdır. Bu politikalar hükümete sunulmalı ve TKB’nin Türkiye’ye bir hediyesi olmalıdır. Kentler geleceklerini stratejiler çerçevesinde yönlendirmelidir. Geçen ay yapılan TKB Kayseri Buluşmasında verdiğim bazı mesajları burada da kısaca özetlemek istiyorum. Koruma ve kalkınma kavramlarını mutlaka bir araya getirmemiz gerekli. Kentlerimiz 3. dönüşüm sürecine girdi. Dünyanın hiçbir yerinde 60 yılda üç kez yapılıp üç kez yıkılan kentler yok. Artık dönem gayrimenkul odaklı kentsel kalkınma stratejileri üretme dönemi değil. Bizim imar hakkıyla değil yaşam hakkıyla yeniden kentlerimizi kurgulamamız gerekiyor. İmar hakları üç kez ver iliyorsa bunda bir yanlışlık var demektir. Tarihi ve kültürel değerlerin korunması, açık ve yeşil alanların açılması için, eşitlik için imar hakları transfer edilmeli.

Artık imar planlama değil şehir planlama dönemindeyiz. Kentlerimizi imar planlarıyla bu hale getirdik. En kötü plan plansızlıktan iyidir lafını artık kullanmayalım. Bunun kötü örneklerini 50-60 yıldır görüyoruz.  Tasarımı, estetiği, katılımı ön plana alan bir şehir planlama kavramına geçmemiz gerekiyor. Bütünleşmeyi sağlamak zorundayız. Bunu sadece mekânsal bütünleşme olarak değerlendirmeyin. Toplumsal, ekonomik bütünleşmeden bahsediyorum. Uzmanlık alanım kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm, gayrimenkul geliştirme değildir. Gayrimenkul geliştirme piyasa güçleriyle olur. Bu tanımı kabul ediyorsanız bir tane kentsel dönüşüm projesi sayamazsınız. Hemen hemen hepsi piyasa güçlerini doğuruyor. Bu ne demek daha fazla imar hakkı daha fazla yapılaşma hakkı demektir. Kentsel dönüşüm, özellikle yoksunluk bölgelerinde toplumsal ve ekonomik bileşenleri dikkate alan uzun vadeli eylemler bütünüdür. 3. dönüşüm sürecindeyiz. “Keşke” dememek için bir daha dönüşmeyeceğimizi dikkate alarak, durup, nefes alıp, yeniden değerlendirme yapmalıyız.

Dünya kentleri bir takım modeller ve akımlar çevresinde gelişiyor: Yeniçağ Şehirleri, Kentsel Rönesans ve Akıllı Büyüme… 90’lardan itibaren Avrupa’nın bütün başkentleri Kentsel Rönesans kapsamında 15 yılda tarihi ve kültürel değerlerini koruma adına seferberlik başlattı. Tarihsel korumayı ön plana alarak tüm kentleri yeniden canlandırdı. Akıllı büyümeyle toplu taşıma, yürünebilir kentler, karma kullanım ve konut çeşitliğini kastediyoruz. Türkiye’de, kalınma dendiğinde ticaret, konut, turizm ve oteller akla geliyor. Yeniçağ Kentlerinin kalkınma temaları ise bilişim, teknoloji, tasarım, 24 saat yaşayan kent merkezleri, yaşama ve çalışma alanı birlikteliği gibi yaklaşımlardan oluşuyor. Bunları hayata geçirmek için ve bir model oluşturmak için 3 ay önce 81 Kent 81 Vizyon projesini başlattık.

Genç tasarımcılar, mimarlar, şehir plancıları Kentsel Vizyon Platformu altında biraraya geldi. 81 kişi 81 kentin vizyon planını hazırladı. www.kentselvizyon.com adresinden bu planlara ulaşabilirsiniz. Bu planlarda valilik ve belediyelerin stratejik planlarını, kalkınma ajanslarının planlarını inceleyerek, başka bir gözle nasıl vizyon ve strateji geliştirileceğini ortaya koymaya çalıştık.

Bütün kentlerin makro fonlarını aynı ölçeğe getirdik. İstanbul’un büyüklüğünü görüyorsunuz. Bu haritadaki 4-5 kenti çıkarın diğerlerinin toplamı bir İstanbul ediyor. İmar hakkıyla, kentsel büyümeyle ne kadar eşitsiz bir ortam yaratmışız! Bölgeler arası dengesizliği en iyi anlatan grafik bu.

81 Kent 81 Vizyon kapsamında her kentin BEK analizini hazırladık. Farklılıkları yeniden nasıl farklılaştırabiliriz bunun üzerine tartışmalar yaptık. 14 bölgenin vizyonlarını tartıştık.  İki bakışımız oldu: Bölgesel ve kentsel ölçek… Kentler bölge içinde hangi stratejik rolü oynayacak? Bizim kentlerimiz yarışmamalı, bizim kentlerimiz paylaşmalı…

Kentlerin kurgusu ne olmalı? Örneğin Erzurum, Erzincan ve Muş ovalarını dikkate alarak bu kentler mutlaka birbirleriyle koalisyon kurmalı. Kentsel ittifaklar yaparak işbirlikleri oluşturmak zorundayız. İmar planlaması dönemi bitti. Mekânsal strateji çerçevesi yöntemi ise artık şematik bir döneme girdi. Çünkü stratejileri şemalara daha kolay dökebilirsiniz. Kentlerin vizyon çerçevesi ve eylem çerçevesi olmalı. 81 kentin her biri için farklılık, tema ve strateji koyduk. Doğu Anadolu Bölgesini su üzerinden yeniden kurgulamamız gerekiyor.

Kentlerimizde düzen ve denge yaratmalıyız. Ekonomi ve ekoloji dengesi kayboldu. Ekonomi lehine ekolojiyi yok etmeye başladık. Bu dengeyi kurmamız gerek. Ne yapmalıyız sorusunun yanıtını tartışarak nasıl yapmalı sorusunu sormalıyız. Bölgedeki belediye başkanları ortak vizyonlar ortaya koymalı. Kentler arasında işbirliği ağları oluşturmalıyız. Kültürel birikimlerimizi yeni kentsel kurgunun oluşması için kullanmalıyız. Yeni ekonomileri araştırmamız ve uygulama deneyimlerden yararlanmamız lazım. Tarihsel derinlik ve bereket olarak çok zenginiz. Bu birikimi yeni kaynaklar kullanmak için kullanmalıyız. Su, artık kıt kaynaklar arasına girmiştir. Bunun bilinciyle havzadaki değerleri doğru yönetmeliyiz. Koruma için kalkınma, kalkınma için gelişme, gelişme için bütünleşme söylemini gündeme almayız.

IMG_0570

Genel Değerlendirme

Prof. Dr. Metin Sözen

Süreklilik fikrinin içinin her gün doldurulması gerekiyor. Her zaman iyi şeylerin sürekliliği sağlanmaz. Bazen hileler, rüşvetler, yalanlar da süreklilik kazanır. Süreklilik tek boyutlu değildir. Doğruların üzerine eklendiği, yaşam hakkının korunduğu süreklilik önemlidir. Süreklilik TKB’nin temel ögesidir ve bunun içinde tarihi kentlerin ittifakları sağlamalıdır. Yasa maddelerinin yaşam maderine dönüşmesi gerekiyor. Kaynak sıkıntısını en çok Doğu Anadolu çekiyor. TKB de gelen projelere destek olmaya çalışıyor. TKB üyesi olmayan kentleri bugün bu toplantıya çağırdık. Bilgiye ulaşmak için illa üye olmanız şart değil. Doğa ve kültür olmadığı sürece yarınlar yoktur.  Biraz kendimize gelip sarsılmamız gerekiyor. Türkiye’nin kültürel varlıkları, kısıtlı bütçelerle çalışan Kültür Bakanlığının taşıyamayacağı kadar ağırdır ve büyüktür. Bu nedenle ittifaklara yerelden üretilen politikalara ve kalkınma stratejilerine ihtiyaç var. İstanbul’da ÇEKÜL Vakfı’nın Çarşamba Kent Toplantılarında destek isteyen belediyelere gönüllü uzmanlarımızla birlikte destek veriyoruz. Doğru projeleri doğru insanlarla yapmalıyız. Zaten olmayan kaynaklarımızı boşa harcayacak, daha fazla yanlış yapacak vaktimiz yok.  Bu salondakilerin resmi ittifak resmidir.


TARİH: 28.Ekim.2014

Başa Dön